| KURAN
MUCİZELERİ
Gerçekten O (Kur'an), alemlerin Rabbinin (bir)
indirmesidir.
(Şuara Suresi, 192)
Kuran'ın Bilimsel Mucizeleri
Index
KURAN'IN GEÇMİŞ DÖNEMLERLE İLGİLİ
HABERLERİ
HAMAN VE ESKİ MISIR ANITLARI
Kuran'da Eski Mısır hakkında verilen
bilgilerin bazıları yakın zamana kadar gizli kalmış bazı tarihsel
gerçekleri açığa çıkarmaktadır. Bu gerçekler, Kuran'daki her kelimenin
belirli bir hikmete göre kullanıldığını da bize göstermektedir.
Kuran'da Firavun'la birlikte adı geçen kişilerden
birisi "Haman"dır. Haman, Kuran'ın 6 ayetinde, Firavun'un en yakın
adamlarından biri olarak zikredilir.
Buna karşılık Tevrat'ta Hz. Musa'nın hayatını anlatan
bölümde, Haman'ın adı hiç geçmez. Fakat Haman ismi Eski Ahit'in
sonraki bölümlerinde, Hz. Musa'dan yaklaşık 1100 sene sonra yaşamış
ve Yahudilere zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı olarak geçmektedir.
Kuran hakkında akıl dışı yorumlarda bulunan bazı
gayrimüslimlerin iddialarının dayanaksız olduğu bir Mısır hiyeroglifinin
bundan yaklaşık 200 yıl önce çözülüp, eski Mısır yazıtlarında "Haman"
isminin bulunmasıyla ortaya çıktı. 18. yüzyıla dek Eski Mısır dilinde
yazılmış kitabeler ve yazılar okunamıyordu. Eski Mısır dili hiyeroglifti
ve çağlar boyunca bu dil varlığını sürdürmüştü. Fakat MS 2. ve MS
3. yüzyılda Hıristiyanlığın yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır,
dinini olduğu gibi dilini de unuttu; yazılarda hiyeroglif kullanımı
azaldı ve sona erdi. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en
son tarih MS 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu
ve bu dilde yazılmış yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmadı.
Ta ki bundan yaklaşık iki yüzyıl öncesine dek…

19. yüzyılda Mısır hiyeroglifleri çözülene dek "Haman"
kavramı bilinmiyordu. Hiyeroglifler çözülünce, Haman'ın
Firavun'un yakın bir yardımcısı ve "taş ocaklarının başı"
olduğu anlaşıldı. (Üstte, Mısır'daki inşaat işçileri)
Dikkat edilmesi gereken nokta, Kuran'da da Haman'ın Firavun'un
emrinde inşaatları yöneten bir kişi olarak anılmasıdır.
Yani Kuran'da, o dönemde hiçbir insan tarafından bilinemeyecek
bir bilgi verilmiştir. |
Eski Mısır hiyeroglifi 1799 yılında, Rosetta Stone
adı verilen, MÖ 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözüldü.
Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif,
demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metnin
de yardımıyla tabletteki eski Mısır yazısı çözülmeye çalışıldı.
Tabletin tüm çözümü, Jean-Françoise Champollion adlı bir Fransız
tarafından tamamlandı. Böylece unutulan bir dil ve bu dilin anlattığı
tarih aydınlanmış oldu. Bu sayede eski Mısır uygarlığı, onların
dinleri ve sosyal yaşantıları hakkında bir çok şey öğrenildi.
Hiyeroglifin çözümüyle konumuzu
da ilgilendiren çok önemli bir bilgiye daha erişilmiş oldu: "Haman"
ismi gerçekten de Mısır yazıtlarında geçiyordu. Viyana'daki Hof
Müzesi'nde bulunan bir anıt üzerinde bu isimden söz ediliyordu.
Aynı yazıtta Haman'ın Firavun'a olan yakınlığı da vurgulanıyordu.
93
Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan
"Yeni Krallıktaki Kişiler" sözlüğünde ise, Haman'dan "Taş ocaklarında
çalışanların başı" olarak bahsediliyordu. 94
Ortaya çıkan sonuç önemli bir gerçeği ifade ediyordu.
Haman, aynen Kuran'da geçtiği gibi Hz. Musa zamanında Mısır'da yaşayan
bir kişiydi. Kuran'da bahsedildiği gibi, Firavun'a çok yakındı ve
inşaat işleriyle ilgileniyordu.
Kuran'da, Firavun'un kule yapma işini Haman'dan
istemesini haber veren ayet, bu arkeolojik bulguyla tam bir uyum
içindedir:
Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler,
sizin için benden başka İlah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun
üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın
İlahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum."
(Kasas Suresi, 38)
Sonuç olarak, Eski Mısır yazıtlarında Haman'ın
adının bulunması, Kuran'ın, gayba hakim olan Allah katından indirilmiş
olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Zira Kuran'da Peygamber Efendimizin
yaşadığı devirde ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihi
bilgi mucizevi şekilde bizlere aktarılmıştı.
HZ. MUSA VE DENİZİN YARILMASI
Firavun olarak bilinen Mısır kralları,
eski Mısır'ın çok tanrılı batıl dininde, kendilerini ilah olarak
kabul etmekteydiler. Allah, hem Mısır halkının hak dine karşı batıl
bir sistemi benimsemiş olduğu, hem de İsrailoğulları'nın köleleştirildiği
bir dönemde, Hz. Musa'yı elçisi olarak Mısır kavmine göndermiştir.
Ancak eski Mısırlılar -başta Firavun ve çevresi
olmak üzere- Hz. Musa'nın hak dine davetine rağmen putperest inançlarından
vazgeçmiyorlardı. Hz. Musa Firavun'a ve yakın çevresine de sakınmaları
gereken şeyleri açıklamış ve onları Allah'ın azabına karşı uyarmıştı.
Buna karşılık onlar isyan edip, Hz. Musa'yı delilik, büyücülük ve
yalancılıkla suçlamışlardı. Firavun ve kavmine çok sayıda bela verilmesine
rağmen, onlar Allah'a teslim olmamışlar; Allah'ı tek İlah olarak
kabul etmemişlerdi. Hatta başlarına gelenlerden ötürü Hz. Musa'yı
sorumlu tutarak, onu Mısır'dan sürmek istemişlerdi. Fakat Allah
Hz. Musa'yı ve onunla birlikte iman edenleri kurtararak, Firavun
ve kavmini helaka uğratmıştı. Kuran'da Allah'ın bu yardımından şöyle
bahsedilir:
Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla
denize vur" diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılıverdi de her
parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık.
Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra
ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların
çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü
ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 63-68)
Bu konuyla ilgili olarak yakın geçmişte bulunmuş,
Firavun zamanından kalma papirüslerde şöyle bir izaha rastlanmaktadır:
Sarayın beyaz odasının muhafızı kitaplarının reisi
Amenamoni'den katip Penterhor'a :
Bu mektup elinize ulaştığı vakitte ve noktası noktasına
okunduğu zaman, kalbini müteessir edecek bir halde olan müellim
felaketi, girdaba gark olma felaketlerini öğrenerek kalbini kasırga
önündeki yaprak gibi en şiddetli ızdıraba teslim et...
... Musibet şiddetli zaruret birdenbire
onu zabtetti. Sular içinde uyku, anlıyı acınacak bir şey yaptı...
Reislerin ölümünü, kavimlerin efendisinin şarkıların ve garpların
kralının mahvolmasını tasvir et. Sana gönderdiğim haber hangi habere
kıyas edilebilir? 95
Kuran'da geçmişle ilgili bildirilen olayların,
günümüzde tarihi kanıtlarla aydınlanması kuşkusuz ki Kuran'ın önemli
bir mucizesidir.
FİRAVUN VE YAKIN ÇEVRESİNE
GELEN BELALAR
Firavun ve yakın çevresi kendi çok tanrılı sistemlerine,
putperest inanışlarına öylesine bağlılardı ki, Hz. Musa'nın mucizelerle
gelmesi bile onları bu batıl inançlarından döndürmemişti. Üstelik
bunu açıkça ifade ediyorlardı:
Onlar: "Bizi büyülemek için
mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak
değiliz." dediler. (Araf Suresi, 132)
Bu tutumlarının karşılığında
Allah, onlara dünyada da bir azap tattırmak için ayetin ifadesiyle
"ayrı ayrı mucizeler" (Araf Suresi, 133) olarak felaketler yolladı.
Bunlardan ilki kuraklık ve dolayısıyla elde edilen ürünlerin azalmasıydı.
Konuyla ilgili Kuran ayeti şöyledir:
Andolsun, Biz de Firavun aile
(çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa
ve ürün kıtlığına uğrattık. (Araf Suresi, 130)
Mısırlılar tarım sistemlerini Nil Nehri'ne dayandırmışlardı
ve bu sayede doğal şartların değişimi onları etkilemiyordu. Ancak
Firavun ve yakın çevresinin Allah'a karşı büyüklenmeleri ve Allah'ın
peygamberini tanımamaları sebebiyle kendilerine beklenmedik bir
felaket gelmişti. Fakat ayette de belirtildiği gibi "öğüt alıp düşünmeleri"
gerekirken, bu olanları Hz. Musa'nın ve İsrailoğulları'nın getirdiği
bir uğursuzluk olarak kabul ettiler. Ardından Allah, bir seri felaket
gönderdi. Bu felaketler Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler
(ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, buğday güvesi, kurbağa
ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar
bir kavim oldular. (Araf Suresi, 133)
Kuran'da Mısır halkının başına gelen bu belalarla
ilgili bildirilenler, 19. yüzyılın başında, Orta Krallık devrinden
kalma bir papirüsün Mısır'da bulunmasıyla bir kez daha tasdik edilmiş
oldu. Bu papirüs bulunduktan sonra, 1909 yılında Leiden Hollanda
Müzesi'ne götürülüp A. H. Gardiner tarafından çevrildi. Papirüs'te
Mısır'daki kıtlık, kuraklık gibi felaketler ve Mısır'dan kölelerin
kaçışı anlatılmaktadır. Ayrıca söz konusu papirüsün yazarı İpuwer'in
de bu olayların tanığı olduğu anlaşılmaktadır.
| 
Mısır'da, 19. yüzyılın başlarında,
Orta Krallık döneminin sonlarına ait bir papirüs bulundu.
Bulunan papirüs Hollanda'daki Leiden Müzesi'ne götürüldü
ve A. H. Gardiner tarafından 1909'da tercüme edildi. Papirüsün
tamamı Admonitions of an Egyptian from a Heiratic Papyrus
in Leiden (Leiden'deki Papirüste Bir Mısırlının Nasihatleri)
adlı kitapta yer almaktadır. Papirüste Mısır'daki büyük
değişimler; açlık, kuraklık, kölelerin Mısırlıların servetleriyle
kaçışı ve ülke çapındaki ölümler tarif edilmektedir. Papirüs,
Ipuwer adındaki bir Mısırlı tarafından yazılmıştı ve buradaki
anlatımlardan bu kişinin Mısır'daki felaketlere bizzat
şahit olduğu anlaşılmaktaydı. 102 Bu papirüs çok anlamlı olarak
felaketleri, Mısır sosyetesinin ölümünü, Firavun'un yıkımını
anlatan bir el yazmasıdır.
|
Mısır halkının başına gelen felaketler
zinciri, Kuran'da anlatılan kıtlık, kanın musallat kılınması gibi
belalarla son derece mutabıktır. 96 Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu felaketlerden
Ipuwer papirüslerinde şöyle bahsedilmektedir:
Felaketler tüm memleketi sarmıştı.
Her yerde kan vardı. 97
Nehir kan oldu. 98
Böyle dün gördüğüm herşey helak
oldu. Biçilmiş gibi her toprak çırılçıplak... 99
Mısır'ın aşağısı mahvoldu... Tüm
saray ıssız kaldı. Sahip olunan herşey: buğday ve arpa, kazlar ve
balıklar... 100
Gerçekten ekin her yerde mahvoldu...
101
Topraklar- tüm kargaşaya ve gürültüye
rağmen… Dokuz gün boyunca saraydan hiçbir çıkış yoktu ve kimse
o şahsın yüzünü göremedi... Şehirler kuvvetli akıntılar tarafından
yerle bir oldu... Yukarı Mısır harap olmuştu… her yerde kan
vardı… ülkede salgın hastalıklar baş gösterdi… Bugün
gerçekten kimse kuzeye Byblos'a gidemiyor. Mumyalarımız için ne
yapacağız?... Altın azalıyor…103
İnsanlar sudan korkar oldu. Su
içtikten sonra bile susadılar. 104
İşte suyumuz! Mutluluğumuz! Yapabileceğimiz
ne var? Herşey talan. 105
Şehirler yıkıldı. Yukarı Mısır
kurudu. 106
Yerleşim alanları bir dakika içinde
altüst oldu. 107
20. yüzyılda bilgi sahibi olduğumuz bu papirüste
Firavun ve kavmine isabet eden felaketlerden Kuran'la büyük bir
paralellik içinde bahsediliyor olması, Kuran'ın İlahi kaynaklı olduğunu
bir kez daha ortaya koymaktadır.
HZ. MUSA'DAN SİHİRBAZ OLARAK
BAHSEDİLMESİ
Firavun zamanından kalma papirüslerde, Hz. Musa'dan
"sihirbaz" olarak bahsedilmektedir. (Söz konusu papirüsler İngiltere'de
British Museum'dadır.) Firavun ve yandaşları bütün çabalarına rağmen,
Hz. Musa'nın karşısında hiçbir zaman üstün gelememişlerdir.
Bu adaletin idarecisi Güneş'in oğlu Ammon'un büyük
biraderi olan ve pederi Güneş gibi daima yaşayan Ramses'in krallığı
zamanında yedinci paynı ayının, ikinci günü yazıldı... Bu mektubu
aldığın vakit kalk, işe başla tarlaların nezaretini üzerine al.
Hububatın hepsini mahveden bir su basması gibi yeni bir belanın
haberini aldığında kafanı çalıştır. (Yani düşün), Hemton onları
hırsla yiyerek mahvetti, mabarlar delindi, fareler tarlalarda yığın
halindedir, pireler kasırga şeklindedir, akrepler hırsla yiyorlar,
küçük sineklerin açtığı yaralar sayılmayacak kadar çoktur. Ve ahaliyi
mahzun ediyor... Scribe, (Scribe İngilizce Yahudi alimi demektir.
Burada kastedilen muhtemelen Hz. Musa'dır.) külli miktarda hububatı
mahvetmek maksadına nail oldu... Sihirler onlar için ekmekleri gibidir.
Scribe... yazmak sanatında insanların birincisidir."
Hz. Musa'dan "sihirbaz" olarak bahsedilmesi Kuran'da
Zuhruf Suresi'ndeki şu ayetlerde haber verilir:
Ve onlar dediler ki: "Ey büyücü,
sende olan ahdi (sana verdiği sözü) adına bizim için Rabbine dua
et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız." (Zuhruf Suresi, 49)
Onlar: "Bizi büyülemek için
mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak
değiliz" dediler. (Araf Suresi, 132)
KURAN'DA FİRAVUN KELİMESİ
Eski Ahit'te Hz. İbrahim ile Hz.
Yusuf zamanındaki Mısır hükümdarından Firavun diye bahsedilir. Halbuki
Firavun hitabı her iki peygamberden çok sonra kullanılacaktır.
Kuran'da Hz. Yusuf dönemindeki Mısır yöneticisinden
söz edilirken "hükümdar, kral, sultan" anlamlarına gelen Arapça
"El melik" kelimesi kullanılır:
Hükümdar dedi ki: "Onu bana
getirin."... (Yusuf Suresi, 50)
Hz. Musa dönemindeki Mısır yöneticisinden ise "Firavun"
kelimesi ile bahsedilir. Kuran'da yapılan bu ayrım, Eski ve Yeni
Ahit'te ya da Musevi tarihçilerce yapılmaz; sadece Firavun ifadesi
kullanılır.
Nitekim gerçekten de Mısır tarihinde
"Firavun" teriminin kullanımı sadece geç döneme aitti; Firavun hitabı
ilk olarak MÖ 14. yüzyılda Amenhotep IV döneminden itibaren kullanılmaya
başlamıştır. Hz. Yusuf ise bu tarihten en az 200 yıl önce yaşamıştır.
108
Encylopedia Britannica'da, Firavun kelimesi için
yeni krallıktan itibaren (18. Hanedandan başlar; MÖ 1539-1292) 22.
hanedana dek (MÖ 945-730) kullanılan bir saygı ünvanı olduğu, daha
sonraları bu hitabın kralın ünvanına dönüştüğü, daha önceleri ise
bu ünvanın hiç kullanılmadığı ifade edilir. Bu konudaki başka bir
bilgi ise Academic American Encyclopedia'da verilir ve Firavun lakabının
Yeni Krallık'tan itibaren kullanılmaya başlandığı belirtilmiştir.
Görüldüğü gibi Firavun kelimesinin kullanımı belli
bir tarihten itibaren söz konusu olmuştur. Dolayısıyla Kuran'da
bu ayrımın tam olarak yapılması -Hz. Yusuf zamanındaki hükümdardan
hep "Kral" olarak söz edilirken, Hz. Musa zamanındaki hükümdardan
her seferinde "Firavun" olarak bahsedilmesi- Kuran'ın Allah'ın sözü
olduğunu ispatlayan bir başka delildir.
İREM ŞEHRİ
1990'lı yılların başında dünyanın
tanınmış gazeteleri çok önemli bir arkeolojik bulguya "Muhteşem
Arap Şehri Bulundu", "Efsanevi Arap Şehri Bulundu", "Kumların Atlantisi
Ubar" başlıklarıyla yer verdiler. Bu ilginç arkeolojik bulguya daha
önemli hale getiren, isminin Kuran'da anılıyor olmasıydı. O güne
kadar Kuran'da bahsi geçen Ad kavminin bir efsane olduğunu veya
hiçbir zaman bulunamayacağını düşünen birçok kişi, bu yeni bulgu
karşısında hayrete düştü. Kuran'da sözü edilen bu şehri bulan kişi,
amatör bir arkeolog olan Nicholas Clapp idi.
Bir Arap uzmanı ve belgesel yapımcısı olan Nicholas
Clapp, Arap tarihi üzerine yaptığı araştırmalar sırasında, 1932
yılında İngiliz araştırmacı Bertram Thomas tarafından yazılmış Arabia
Felix adında bir kitaba rastlamıştı. Arabia Felix Romalıların Arap
Yarımadası'nın güneyinde bulunan ve günümüzdeki Yemen ve Umman'ı
kapsayan bölgeye verdikleri isimdi. Bu bölgeye Yunanlılar "Eudaimon
Arabia", Ortaçağdaki Arap bilginleri ise "Al-Yaman as-Saida" ismini
veriyorlardı. Bu isimlerin tümü "Şanslı Araplar" anlamına geliyordu.
Çünkü eski zamanlarda bu bölge, Hindistan ve Kuzey Arabistan arasında
yapılmakta olan baharat ticaretinin merkezi durumundaydı. Ayrıca
bölgede yaşayan kavimler "kehribar" isminde nadir bulunan ve o zamanlar
altın değerinde olan bir bitkinin üretimini yapıyorlardı.
Kitabında bu bilgilere kapsamlı olarak yer veren
İngiliz araştırmacı Bertram Thomas, Ad kavminin yaşadığı Ubar kentinin
kalıntılarının bulunduğu bölgeye bir araştıma gezisi yapmıştı. Gezisi
sırasında çölde yaşayan Bedeviler, Umman'ın sahile yakın bir yerinde
bulunan bu bölgede, eski bir patika yolu göstermişler ve bu patikanın
Ubar isimli çok eski bir şehre ait olduğunu anlatmışlardı.

Yukarıdaki uydu fotoğraflarında Arap Yarımadası'nın güneyinde
yer alan Ürdün'den bir kesit görülmektedir. 1992 yılında
NASA'nın uzaydan görüntülediği Ubar Şehri'ne ait fotoğraflarda,
antik çöl yollarına ait izler tespit edilmiştir. Kuran'da
1400 yıl önce haber verilen Ad kavmi, günümüzün teknolojik
imkanları ile bir Kuran mucizesi olarak ortaya çıkmıştır. |
Ubar'da yapılan kazılarda Kuran'da belirtilen şekliyle
birçok sanat yapıları ve yüksek medeniyet eserleri bulundu. İngiliz
araştırmacı, Ubar'ın varlığını kanıtlamak için iki ayrı yola başvurdu.
Önce Bedeviler tarafından var olduğu söylenen patika izlerini buldu.
NASA'ya başvurarak bu bölgenin resimlerinin uydu aracılığıyla çekilmesini
istedi. Daha sonra da California'da Huntington Kütüphanesi'nde bulunan
eski yazıtları ve haritaları incelemeye başladı. Kısa bir araştırmadan
sonra Mısır-Yunan coğrafyacısı Batlamyus tarafından MS 200 yılında
çizilmiş bir harita buldu. Haritada, bölgede bulunan eski bir şehrin
yeri ve bu şehre doğru giden yolların çizimi gösterilmişti. Bu arada
NASA'nın çektiği resimlerde, yerden çıplak gözle görülmesi mümkün
olmayan, ancak havadan bir bütün halinde görülebilen bazı yol izleri
ortaya çıkmıştı. Hem eski haritada belirtilen yollar hem de uydudan
çekilen resimlerde görülen yollar birbirleriyle kesişiyorlardı.
Bu yolların bitiş noktası ise eskiden bir şehir olduğu anlaşılan
geniş bir alandı.
Böylece Bedevilerin sözlü olarak anlattıkları hikayelere
konu olan efsanevi şehrin yeri bulunmuş oldu. Yapılan kazılarda
kumların içinden eski bir şehrin kalıntıları çıkmaya başladı. Bu
nedenle de bu kayıp şehir "Kumların Atlantisi Ubar" olarak tanımlandı.
Bu eski şehrin Kuran'da bahsedilen Ad kavminin
şehri olduğunu kanıtlayan asıl delil ise şehrin kalıntılarıydı.
Yıkıntıların ilk ortaya çıkarılışından itibaren, bu yıkık şehrin
Kuran'da bahsedilen Ad kavmi ve İrem'in sütunları olduğu anlaşılmıştı.
Zira kazılarda ortaya çıkartılan yapılar arasında Kuran'da varlığına
dikkat çekilen uzun sütunlar yer alıyordu. Kazıyı yürüten araştırma
ekibinden Dr. Zarins de, bu şehri diğer arkeolojik bulgulardan ayıran
şeyin yüksek sütunlar olduğunu ve dolayısıyla bu şehrin Kuran'da
bahsi geçen Ad kavminin kenti İrem olduğunu söylüyordu. Kuran'da,
İrem'den şöyle söz ediliyordu:
Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını
görmedin mi? 'Yüksek sütunlar' sahibi İrem'e? Ki şehirler içinde
onun bir benzeri yaratılmış değildi. (Fecr Suresi, 6-8)
Görüldüğü gibi Kuran'da geçmişle ilgili verilen
bilgilerin tarihsel bilgilerle böylesine bir mutabakat içinde olması,
Kuran'ın Allah Kelamı olduğunun ayrı birer delilidir.
SODOM VE GOMORRA ŞEHİRLERİ

Ölü Deniz'in yüksekten çekilmiş fotoğrafı |
Lut Peygamber, İbrahim Peygamberle aynı dönemde
yaşadı. Hz. Lut, Hz. İbrahim'e komşu kavimlerden birine elçi olarak
gönderilmişti. Bu kavim, Kuran'da belirtildiğine göre o güne kadar
dünya üzerinde görülmemiş bir sapıklığı, eşcinselliği uyguluyordu.
Hz. Lut, onlara bu sapıklıktan vazgeçmelerini söylediğinde ve onlara
Allah'ın İlahi tebliğini getirdiğinde onu yalanladılar, Hz. Lut'un
peygamberliğini inkar ettiler ve sapıklıklarına devam ettiler. Bunun
sonucunda da kavim, korkunç bir felaketle helak edildi.
Hani Lut da kavmine şöyle demişti:
"Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği
mi yapıyorsunuz? "Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere
yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz."...
Ve onların üzerine bir (azab) sağanağı yağdırdık. Suçlu-günahkarların
uğradıkları sona bir bak işte. (Araf Suresi, 80-84)
Şüphesiz Biz, fasıklık yapmalarından
dolayı, bu ülke halkının üstüne gökten iğrenç bir azab indireceğiz."
Andolsun, Biz akledebilecek bir kavim için orada apaçık bir ayet
bırakmışızdır. (Ankebut Suresi, 34-35)
Hz. Lut'un içinde yaşadığı ve sonra helaka uğrayan
bu şehrin Eski Ahit'te geçen ismi Sodom'dur. Kızıldeniz'in kuzeyinde
kurulmuş olan bu kavmin, Kuran'da yazılanlara uygun bir şekilde
helak edildiği anlaşılmıştır. Yapılan arkeolojik çalışmalardan anlaşıldığına
göre, şehir, bugünkü İsrail-Ürdün sınırı boyunca uzanan Tuz Gölü'nün
(Ölü Deniz) yakınlarında bulunmaktadır. Bilim adamlarının bulgularına
göre bu alan oldukça fazla miktarda kükürtle kaplıdır. Bu sebeple,
tüm bölgede hayvan veya bitki olarak hiçbir hayat formuna rastlanamamaktadır
ve bu bölge yıkımın bir sembolü durumundadır.
Bilindiği gibi kükürt volkanik patlamalarla ortaya
çıkan bir elementtir. Nitekim Kuran'da bildirilen helak şekli deprem
ve volkanik patlamalar olduğuna dair apaçık deliller taşımaktadır.
Alman arkeolog Werner Keller bu bölge hakkında şöyle demektedir:
Bu bölgede bir gün kendini göstermiş
olan çok büyük bir çökmede patlamalar, yıldırımlar, yangınlar ve
doğal gazlarla birlikte korkunç bir deprem olmuş ve Siddim Vadisi
ile birlikte Lut kavminin şehirleri yerin derinliklerine gömülmüşlerdi...
Bu deprem sırasında, yerkabuğunun çatlayıp çöküşü, kabuğun altında
uyuyan volkanlara serbest yol vermiştir. Şeria'nın yukarı vadisinde
bugün de sönmüş kraterlere rastlanmakta olup buralarda kireç katmanları
üzerinde geniş lav kütleleri ve bazalt katmanları yer almıştır.
109
İşte bu lav ve bazalt katmanları, zamanında burada
volkanik bir patlamanın ve depremin olduğunu gösteren en büyük kanıtlardır.
Zaten Lut Gölü ya da öteki adıyla Ölü Deniz, aktif bir sismik bölgenin,
yani bir deprem kuşağının tam üstünde yer almaktadır:
Ölü Deniz'in tabanı Rift Vadisi
denilen tektonik kökenli bir çöküntü içinde yer alır. Bu vadi kuzeyde
Taberiye Gölü'nden, güneyde Arabah Vadisi'nin ortasına kadar 300
km'lik bir uzantıda yer alır. 110
Lut kavminin uğradığı felaketin teknik yönü, jeologların
araştırmalarından anlaşılmaktadır. Buna göre, Lut kavmini yok eden
deprem, oldukça uzun bir yerkabuğu çatlağı (fay hattı)nın sonucunda
oluşmuştur: Şeria Nehri'nin yatağını oluşturan 190 kilometrelik
mesafe boyunca Şeria Nehri toplam 180 metrelik bir düşüş yapar.
Bu durum ve Lut Gölü'nün deniz seviyesinden 400 metre alçak olması,
burada bir zamanlar büyük bir jeolojik olayın meydana geldiğini
gösteren önemli delillerdendir.
Şeria Nehri ile Lut Gölü'nün bu ilginç
yapısı da, yerkürenin bu bölgesinden geçen bir yarık ya da çatlağın
ancak bir parçasından ibarettir. Bu çatlak Toroslar'ın eteklerinden
başlayıp güneye doğru Lut Gölü'nün güney kıyılarından ve Arap Çölü
üzerinden Akabe Körfezi'ne uzayıp oradan da Kızıldeniz'i geçerek
Afrika'da son bulmaktadır. Bu uzun çöküntünün uzayıp gittiği yerlerde
kuvvetli yanardağ hareketlerinin olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki,
İsrail'deki Celile Dağları'nda, Ürdün'ün yüksek yayla kısımlarında,
Akabe Körfezi ve diğer yakın yerlerde siyah bazalt ve lavlar bulunmaktadır.
Tüm bu kalıntılar ve coğrafi özellikler, Lut Gölü'nde
büyük bir jeolojik olayın yaşandığını göstermektedir.
National Geographic dergisinin Aralık 1957 sayısında
bu konuyla ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır:
Sodom Tepesi, Ölü Deniz'e doğru
yükselir. Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomorrah'ı
bulamadı, fakat bilim adamlarına göre bu şehirler kayalıkların karşısındaki
Siddim Vadisi'nde duruyorlar. Büyük ihtimalle Ölü Deniz'in taşkın
suları ve depremin altında kaldılar. 111
Yıkıma uğramış bu şehirle ilgili işaret edilen
bilgilerden biri de, Hicr Suresi'nin 76. ayetinde bildirildiği gibi
bu şehirlerin halen anayol üzerinde bulunmasıdır. Coğrafyacılar
bu bölgenin Arap Yarımadası'ndan Suriye ve Mısır'a kadar uzanan,
Ölü Deniz'in güneydoğusundaki bir anayol üzerinde bulunduğunu tespit
etmişlerdir.
Anında (yurtlarının) üstünü
altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.
Elbette bunda 'derin bir kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten
ayetler vardır. O (şehir de) gerçekten bir yol üstünde (hala) durmaktadır.
Elbette, bunda iman edenler için gerçekten ayetler vardır. (Hicr
Suresi, 74-77)
olan Pompei halkının çok büyük bir
lüks ve ihtişam içinde oldukları anlaşılmaktadır. Solda
görülen taşlaşmış beden ise, Pompei halkının başına gelen
felaketleri gösteren bir kalıntıdır. |
SEBE HALKI VE ARİM SELİ
Sebe halkı, Güney Arabistan'da yaşamış olan dört
büyük uygarlıktan biridir. Sebe kavmini anlatan tarihi kaynaklar,
bu kavmin Fenikeliler gibi yoğun ticari faaliyetlerde bulunan bir
devlet olduğunu söylerler. Sebeliler, tarihte medeni bir kavim olarak
bilinmişlerdir. Sebe hükümdarlarının yazıtlarında "onarma", "vakfetme",
"inşa etme" gibi kelimeler ağırlıktadır. Bu kavmin en önemli eserlerinden
olan Marib Barajı da, ulaştıkları teknolojik seviyenin önemli göstergelerindendir.
Sebe Devleti, bölgenin en güçlü
ordularından birisine sahipti. Ordusu sayesinde yayılmacı bir politika
izleyebiliyordu. Gelişmiş kültürü ve ordusuyla Sebe Devleti, tam
anlamıyla zamanında o bölgenin bir "süper gücü" idi. Sebe Devleti'nin
bu güçlü ordusundan Kuran'da da bahsedilmektedir. Sebe ordusunun
komutanlarının Kuran'da aktarılan bir ifadesi, bu ordunun kendisine
ne kadar güvendiğini göstermektedir. Komutanlar, Sebe'nin kadın
yöneticisine (Melikesi'ne) şöyle derler:
... "Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu
savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen
(biz uygularız)." (Neml Suresi, 33)
Sebe halkı, o döneme göre oldukça ileri bir teknoloji
ile kurdukları Marib Barajı'yla birlikte büyük bir sulama kapasitesine
sahip olmuştu. Bu yöntemle elde ettikleri bol ürünlü toprakları
ve ticaret yolu üzerindeki kontrolleri, onlara görkemli ve refah
dolu bir hayat yaşatıyordu. Ancak, bütün bunlar nedeniyle Kendisine
şükretmeleri gereken Allah'tan, Kuran'ın ifadesiyle "yüz çevirdiler".
Bunun üzerine barajları yıkıldı ve "Arim seli" bütün topraklarını
yerle bir etti.
Sebe ülkesinin başkenti, bulunduğu coğrafyanın
avantajlı konumu sebebiyle oldukça zenginleşmiş olan Marib idi.
Başkent, bölgede bulunan Adhana Irmağı'nın çok yakınındaydı. Bu
nehrin Cebel Balak'a girdiği nokta, baraj yapımına çok uygundu;
bundan yararlanan Sebeliler de daha uygarlıklarını kurma aşamasındayken
buraya bir baraj inşa etmişler ve sulama yapmaya başlamışlardı.
Bu baraj sayesinde de çok ileri bir refah seviyesine kavuşmuşlardı.
Başkent Marib, o dönemin en gelişmiş şehirlerinden bir tanesiydi.
Bölgeyi gezen ve bu diyarı oldukça öven Yunanlı yazar Pliny, buranın
ne kadar yeşil bir bölge olduğundan bahsetmekteydi.
Marib'deki bu barajın yüksekliği 16 metre, genişliği
60 metre ve uzunluğu da 620 metreydi. Hesaplara göre baraj aracılığıyla
sulanabilen toplam alan 9.600 hektardı ki, bunun 5.300 hektarı güney,
geri kalanı ise kuzey ovasına aitti. Bu iki ova, Sebe kitabelerinde
bazen "Marib ve iki ova" diye anılırdı. İşte Kuran'daki "sağdan
ve soldan iki bahçe" ifadesi, muhtemelen bu iki vadideki gösterişli
bağ ve bahçelere işaret eder. Bu baraj ve sulama tesisleri sayesinde
bölge, Yemen'in en iyi sulanan ve en verimli kesimi olarak ün yapmıştı.
Fransız J. Holevy ve Avusturyalı Glaser, Marib setinin çok eski
devirlerden beri var olduğunu yazılı belgelerle ispat ettiler. Himer
lehçesiyle yazılan belgelerde bu barajın ülke topraklarını verimli
kıldığı yazılıydı.
MS 542 yılında yıkılan baraj, Kuran'da bahsedilen
"Arim seli"ne yol açmış ve büyük tahribata neden olmuştu. Sebe halkının
yüzlerce seneden beri işletmekte olduğu bağları, bahçeleri ve tarım
alanları tamamen yok olmuştu. Barajın yıkılmasından sonra Sebe kavminin
de hızlı bir gerileme sürecine girdiği görülmektedir; barajın yıkılmasıyla
başlayan bu sürecin sonunda Sebe Devleti'nin de sonu gelmiştir.
Yukarıda belirttiğimiz tarihsel gerçekler ışığında
Kuran ayetlerini incelediğimiz zaman, ortada çok somut bir uyum
olduğunu görürüz. Arkeolojik bulgular ve tarihsel gerçekler, Kuran'da
yazanlara işaret etmektedir. Ayette belirtildiği gibi, kendilerine
gönderilen peygamberin uyarılarını dinlemeyen ve Rabbimizin nimetine
nankörlük eden halk, sonunda korkunç bir sel felaketiyle cezalandırılmıştır.
Kuran'da Sebe Devleti'ne gönderilen sel felaketi şöyle tarif edilmektedir:
Andolsun, Sebe' (halkı)nın
oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan
iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin
ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var)."
Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece Biz de onlara Arim selini gönderdik.
Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az
bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle
nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete)
nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi, 15-17)
Yukarıda ve yanda
yıkıntılarına ait resimleri görülen Marib Barajı, Sebe
halkının en önemli eserlerinden birisiydi. Kuran'da bahsedilen
Arim seli ile beraber bu baraj yıkıldı ve Sebe Devleti
ekonomik yönden zayıflayarak bir süre sonra yıkıldı. |
Kuran'da Sebe kavmine gönderilen azaptan "Seyl-ül
Arim" yani "Arim seli" olarak bahsedilmektedir. Kuran'da geçen bu
ifade, aynı zamanda bu selin meydana geliş şeklini göstermektedir.
Zira "Arim" kelimesinin anlamı, baraj ya da settir. "Seyl-ül Arim"
kelimesi de, setin yıkılması sonucunda meydana gelen bir seli anlatmaktadır.
Bu konuyla ilgili İslam yorumcuları da Kuran'da Arim seli ile ilgili
olarak kullanılan terimlerden yola çıkarak, konuyla ilgili tutarlı
yer ve zaman tespitlerinde bulunmuşlardır. Mevdudi, tefsirinde şöyle
yazar:
Metindeki (Seyl-ül Arim) ifadesinde
kullanıldığı gibi "arim" kelimesi "baraj, set" anlamına gelen ve
Güney Arapçasında kullanılan "arimen" kelimesinden türemiştir. Yemen'de
yapılan kazılarda ortaya çıkarılan harabelerde bu kelime sık sık
bu anlamda kullanılmıştır. Mesela Yemen'in Habeşli hükümdarı Ebrehe'nin
büyük Marib Seddinin tamirinden sonra yazdırdığı MS 542 ve 543 tarihli
bir kitabede, bu kelime tekrar baraj (set) anlamında kullanılmıştır.
O halde Seyl-ül Arim, "bir set yıkıldığında meydana gelen sel felaketi"
anlamına gelir. "... Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli , acı
ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük"
(Sebe Suresi, 16). Yani setin (barajın) yıkılmasından sonra meydana
gelen sel sonucu bütün ülke harab oldu. Sebelilerin dağların arasına
setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkıldı ve bütün sulama sistemi
bozuldu. Bunun sonucu daha önceden bir bahçe gibi olan ülke yabani
otların yetiştiği bir cangıl haline geldi ve küçük bodur ağaçların
kiraza benzer yemişi dışında yenebilecek hiçbir meyve kalmadı. 112
Sütunların yüzeyinde Sebe dilinde yazılmış yazıtlar
bulunuyor. Kutsal Kitap Doğruyu Söyledi (Und Die Bibel Hat Doch
Recht) kitabının yazarı Hıristiyan arkeolog Werner Keller de, Arim
selinin Kuran'a uygun olarak gerçekleştiğini kabul ederek şöyle
yazar:
Böyle bir barajın olması ve yıkılarak
şehri tamamen harap etmesi, Kuran'daki bahçe sahipleriyle ilgili
verilen örneğin gerçekten de meydana geldiğini kanıtlıyor. 113
Arim seliyle beraber gelen felaketten sonra bölgede
çölleşme başlamış ve tarım alanlarının yok olmasıyla Sebe kavminin
en önemli gelir kaynağı da ellerinden çıkmıştı. Allah'ın kendilerini
iman etmeye ve şükretmeye çağırmasını göz ardı eden halk, sonunda
böyle bir felaketle cezalandırıldı.
HİCR HALKI
Günümüzde Semud kavmi, Kuran'da bahsi
geçen kavimler içinde hakkında en fazla bilgiye sahip olunanlardan
bir tanesidir. Tarih kaynakları Semud isimli bir kavmin gerçekten
yaşadığına işaret etmektedir. Kuran'da bahsi geçen Hicr halkı ve
Semud kavminin aslında aynı kavim oldukları tahmin edilmektedir;
zira Semud kavminin bir başka ismi de Ashab-ı Hicr'dir. Bu durumda
"Semud" kelimesi bir halkın ismi, Hicr şehri ise bu halkın kurduğu
şehirlerden biri olabilir. Nitekim Yunan coğrafyacı Pliny'nin tarifleri
de bu yöndedir. Pliny, Semud kavminin oturmakta olduğu yerlerin
Domatha ve Hegra olduğunu yazmıştır ki, buralar günümüzdeki Hicr
kentidir.
Semud kavminden bahseden bilinen en eski kaynak,
Babil Kralı II. Sargon'un bu kavme karşı kazandığı zaferleri anlatan
Babil devlet kayıtlarıdır. (MÖ 8. yüzyıl) Sargon, Kuzey Arabistan'da
yaptığı bir savaş sonunda onları yenmiştir. Yunanlılar da bu kavimden
bahsetmekte ve Aristo, Batlamyus ve Pliny'nin yazılarında isimleri
"Thamudaei", yani "Semudlar" olarak anılmaktadır. Peygamberimiz
(sav)'den önce, yaklaşık MS 400-600 yılları arasında ise izleri
tamamen silinmiştir.
Günümüzde Ürdün'deki Rum Vadisi ya da diğer bir
adıyla Petra' da bu kavmin taş işçiliğinin en güzel örneklerini
görmek mümkündür. Nitekim Kuran'da da Semud kavminin taş işçiliğindeki
ustalıklarından şöyle bahsedilir.
(Salih kavmine dedi ki: Allah'ın)
"Ad (kavminden) sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde
yerleştirdiğini hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde köşkler kuruyor,
dağlardan evler yontuyordunuz. Şu halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın,
yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın." (Araf Suresi,
74) |