| KURAN
MUCİZELERİ
Gerçekten O (Kur'an), alemlerin Rabbinin (bir)
indirmesidir.
(Şuara Suresi, 192)
Kuran'ın Bilimsel Mucizeleri
Index
ÇAMURDAN
YARATILIŞ
Allah Kuran'da insanın yaratılışının mucizevi bir
biçimde olduğunu haber verir. İlk insan, Allah'ın çamuru şekillendirip
insan bedeni haline getirmesi ve ardından bu bedene ruh üflemesiyle
yaratılmıştır:
Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten
ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti. "Onu bir biçime sokup,
ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın."
(Sad Suresi, 71-72)
Şimdi onlara sor: Yaratılış
bakımından onlar mı daha zorlu, yoksa Bizim yarattıklarımız mı?
Doğrusu Biz onları, cıvık-yapışkan bir çamurdan yarattık. (Saffat
Suresi, 11)
Bugün insan dokuları incelendiğinde,
yeryüzünde bulunan pek çok elementin insanın dokularında da bulunduğu
ortaya çıkar. Canlı dokuların %95'i karbon (C), hidrojen (H), oksijen
(O), nitrojen (N), fosfor (P) ve sülfür (S)'den oluşur ve canlı
dokularda toplam 26 element bulunur. 56 Kuran'ın bir başka ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
Andolsun, Biz insanı, süzme
bir çamurdan yarattık. (Müminun Suresi, 12)
Ayette "süzme" olarak çevrilen "sulale" kelimesi,
"temsili örnek, öz, hulasa, esas" gibi anlamlara gelmektedir. Görüldüğü
gibi Kuran'da 14 asır evvel bildirilenler, modern bilimin bize söylediklerini
-insanın yaratılışındaki malzeme ile toprağın içerdiği temel elementlerin
ortak olduğu gerçeğini- tasdik etmektedir.
Aşağıda ortalama 70 kiloluk bir insanın vücudunda
bulunan elementlerin dağılımı yer almaktadır.
| Element |
Sembol |
Ana Rolü |
% |
Ağırlık |
| Makro-mineraller |
|
|
|
Gram |
| Oksijen
Karbon
Hidrojen
Nitrojen
Kalsiyum
Fosfor
Potasyum
Sülfür
Klor
Sodyum
Magnezyum
Silikon |
O
C
H
N
Ca
P
K
S
Cl
Na
Mg
Si |
Hücrelerin/dokuların solunumu,
su bileşeni
Organik yapı
Su/doku bileşeni
Protein/doku bileşeni
Kemikler ve dişler
Kemikler ve dişler
Hücre-içi elektrolit
Amino asitler (saç ve deri)
Klorür olarak bir elektrolit
Hücre-içi elektrolit
Metabolizmaya ait elektrolit
Bağ dokusu/kemik |
65.0
18.5
9.5
3.3
1.5
1.0
0.35
0.25
0.15
0.15
0.05
0.05 |
43,000
12,000
6,300
2,000
1,100
750
225
150
100
90
35
30 |
| Mikro-mineraller |
|
|
% |
Miligram |
| Demir
Çinko
Bakır
Boron
Kobalt
Vanadyum
İyot
Selenyum
Manganez
Molibden
Krom |
Fe
Zn
Cu
B
Co
V
I
Se
Mn
Mo
Cr |
Hemoglobin/oksijen taşıyıcısı
Enzim içeriği/DNA sentezi,
bağışıklık desteği
Enzim kofaktörü
Kemik yapısı
B12 vitamin özü
Yağ metabolizması
Tiroid hormonu
Enzim, antioksidan, bağışıklık desteği
Metal içeren enzimler
Enzim kofaktörü
Glikoz tolere eden faktör |
0.01
0.01
0.01
0.01
0.01
0.01
0.01
0.01
0.01
0.01
0.01 |
4,200
2,400
90
68
20
20
15
15
13
8
6 |
GENLERDEKİ PROGRAMLANMA
(Allah) Onu hangi şeyden yarattı?
Bir damla sudan yarattı da onu 'bir ölçüyle biçime soktu.' Sonra
ona yolu kolaylaştırdı. (Abese Suresi, 18-20)
Yukarıdaki ayette "ölçüyle biçime soktu" olarak
çevrilen "kadderehu" kelimesi, Arapçada "kadere" fiil kökünden gelmektedir
ve "ayarlamak, ölçüp biçmek, planlamak, programlamak, geleceğini
görmek, Allah'ın birşeyi (kaderde) yazması" anlamlarına gelmektedir.
Bilindiği gibi babanın sperm hücresi, annenin yumurta
hücresini döllediğinde, doğacak bebeğin bütün kalıtsal özelliklerini
belirlemek üzere babanın ve annenin genleri birleşir. Bu binlerce
genden her birinin özel bir işlevi vardır. Saç ve göz rengini, boyunun
uzunluğunu, yüzünün biçimini, iskelet çatısını; iç organlardaki,
beyin, sinirler ve kaslardaki sayısız ayrıntıyı belirleyen genlerdir.
Tüm fiziksel özelliklerin yanı sıra, hücrelerde ve vücutta meydana
gelen binlerce farklı olay ve sistemin kontrolü de genlerde kayıtlıdır.
Örneğin, insanın kan basıncının alçak, yüksek veya normal olması
bile genlerdeki bilgilere bağlıdır.

DNA molekülü 4 farklı nükleotidin farklı sıralamalarla
art arda gelerek dizilmesinden oluşur. Bu moleküllerin
sıralamaları canlıların kullanacağı tüm proteinlerin yapısıyla
ilgili bilgileri oluşturur. Proteinler bu bilgileri kullanarak
tek başlarına ya da kompleks formlarda birçok hücresel
faaliyet gerçekleştirirler. |
Sperm ile yumurta birleştiklerinde oluşan ilk hücre
ile beraber, insanın hayatının sonuna kadar her hücresinde şifresini
taşıyacağı DNA molekülünün de ilk kopyası oluşmuş olur. DNA, hücre
çekirdeğinde titizlikle korunan oldukça büyük bir moleküldür ve
bu molekül yukarıda bahsettiğimiz genleri içeren, insan vücudunun
bir nevi bilgi bankasıdır. Döllenmiş yumurta dediğimiz ilk hücre,
bundan sonra DNA'da kayıtlı program doğrultusunda çoğalır ve bir
insana dönüşmek üzere vücuttaki dokuları, organları oluşturmaya
başlar. İşte bu kompleks yapılanmanın koordinasyonu, DNA molekülü
-karbon, fosfor, azot, hidrojen ve oksijen gibi atomlardan oluşan
bir molekül- tarafından sağlanır.
DNA'da kayıtlı bulunan bilginin kapasitesi ise
bilim adamlarını hayrete düşüren boyutlardadır. İnsanın tek bir
DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfasını veya yaklaşık
1000 kitabı dolduracak miktarda bilgi bulunur. Bir başka deyişle
her bir hücrenin çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini kontrol
etmeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin içerebileceği
miktarda bilgi kodlanmıştır. Bir benzetme yapacak olursak, dünyanın
en büyük ansiklopedilerinden birisi olan 23 ciltlik Encyclopedia
Britannica'nın bile toplam 25 bin sayfası vardır. Mikroskobik hücrenin
içindeki, ondan çok daha küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde,
milyonlarca bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin 40 katı
büyüklüğünde bir bilgi deposu saklı durmaktadır. Bu da yaklaşık
1000 ciltlik, dünyada başka eşi, benzeri olmayan dev bir ansiklopedi
demektir.
DNA'nın yapısının 1953'te Francis Crick tarafından
keşfedildiği göz önünde bulundurulacak olursa, embriyologların 19.
yüzyılın sonuna kadar tartışamadıkları "genetik planlama" kavramına,
Kuran'da 1400 sene öncesinden işaret edilmesi, kuşkusuz Kuran'ın
Allah'ın sözü olduğunun delillerindendir.
MENSTRÜASYON
DÖNEMİ
Menstrüasyon dönemi, döllenmemiş yumurtanın vücuttan
atıldığı devredir. Döllenme gerçekleşmediği için, daha önce hazırlanmış
olan rahim duvarı gerilir, kılcal damarların kopması ile birlikte
yumurta dışarı atılır. Bu dönemden sonra vücut, bütün bu işlemleri
tekrar yapmak için hazırlıklara başlayacaktır.
Bu evrelerin tümü belli bir dönem boyunca, bütün
kadınlarda sürekli tekrarlanır. Her ay yeni yumurta hücreleri oluşur,
aynı hormonlar aynı dönemlerde tekrar tekrar salgılanır, kadın vücudu
sanki döllenme olacakmış gibi hazırlanır. Ancak son aşamada spermin
olmasına ya da olmamasına göre vücuttaki hazırlıkların yönü değişir.
Söz konusu dönemde, kadının rahim boşluğunda ne
gibi değişiklikler olduğunun tespit edilebilmesi ise, ancak bir
anatomist ya da jinekoloğun yaptığı incelemelerle mümkündür. Bilim
adamlarının yakın tarihlerde keşfettiği bu değişikliklere, mucizevi
bir şekilde Rad Suresi'nin 8. ayetinde dikkat çekilmiştir:
Allah, her dişinin neyi yüklendiğini
(neye hamile kaldığını) ve döl yataklarının neyi eksiltip neyi eklediğini
bilir. O'nun katında herşey bir miktar (ölçü) iledir. (Rad Suresi,
8)
Menstrüasyon döneminin başlangıcında, rahim duvarındaki
rahim mukozası (endometriyum tabakası) 0,5 mm kalınlığındadır. Yumurtalıklar
tarafından salgılanan hormonların etkisi ile bu tabaka büyür ve
5-6 mm kalınlığa ulaşır. Döllenme olmadığında ise tabaka dökülür.
Yukarıdaki ayette görüldüğü gibi rahim duvarında her ay tekrarlanan
bu artış ve azalmalara da, Kuran'da dikkat çekilmiştir.
HAMİLELİK
VE DOĞUM
Kahrolası insan, ne kadar nankördür.
(Allah) Onu hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu
'bir ölçüyle biçime soktu.' Sonra ona yolu kolaylaştırdı. (Abese
Suresi, 17-20)
Anne karnındaki çocuğun "fetus" hali tam olarak
altıncı ayın sonunda oluşur. Daha sonra rahim kuluçka dönemine girer.
Bebeğin tüm vücut organları ve sistemleri, bu süre içerisinde gelişmiştir
ve rahim fetusun büyümesi için besin sağlayarak bu gelişimi hızlandırır.
Bu süreç, fetusun annenin rahminden çıktığı doğuma kadar sürer.
Normal olarak doğum kanalı çok
dardır ve fetusun buradan geçmesi çok zordur. Ancak doğum esnasında,
annenin vücudunda çeşitli fizyolojik değişiklikler meydana gelir.
Bu değişiklikler fetusun doğum kanalında kolaylıkla hareket etmesini
sağlar. Bu değişikliklerin bir kısmı şöyledir: Leğen kemiklerindeki
eklemlerin doğum kanalını genişletmek üzere esnemesi, kanalın daha
da genişlemesi için kasların gevşemesi, fetusun çevresinde bulunan
amniotik sıvının kanalı yağlaması. 57 Bilimsel bir kaynakta doğumdan evvelki
bu değişim şöyle tarif edilir:
Yeni bir dünyaya adım atacak cenin
için bütün hazırlıklar tamamlandığında, amniyon sıvısı da doğum
için yeni faaliyetlere başlar. Rahim ağzını genişletecek su kesecikleri
oluşturan amniyon sıvısı, bu sayede rahmi bebeğin geçeceği büyüklüğe
ulaştırır. Bu keseler aynı zamanda ceninin doğum sırasında rahimde
sıkışmasını da engelleyecektir. Ayrıca doğum başlangıcında keseler
delinip de içindeki sıvılar aktığında ise, ceninin gideceği yol
kayganlaşır ve sterilize olur. Bu şekilde doğum hem daha rahat hem
de mikroplardan doğal olarak arınmış bir şekilde gerçekleşir. 58
Görüldüğü gibi Kuran'da bu sürece, "Sonra ona yolu
kolaylaştırdı" (Abese Suresi, 20) ayetiyle açıkça işaret edilmektedir.
1400 sene evvel Allah'ın bildirdiği bu fizyolojik değişimlerin tespiti
ise, günümüzde ancak pek çok teknolojik alet sayesinde mümkün olmuştur.
İNSANLARDAKİ
ORGANLARIN GELİŞİM SIRASI

Anne karnındaki bebeğin organlarının oluşumu hakkındaki
çok yakın bir dönemde edinilen bilgiler Kuran ayetlerinde
verilen bilgiler ile birebir uyum içinedir. |
O, sizin için kulakları, gözleri
ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz. (Mü'minun Suresi,
78)
Allah, sizi annelerinizin karnından
hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme,
görme (duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl Suresi, 78)
De ki: "Düşündünüz mü hiç;
eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi
mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?"...
(En'am Suresi, 46)
Şüphesiz Biz insanı, karmaşık
olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu
işiten ve gören yaptık. (İnsan Suresi, 2)
Yukarıdaki ayetlerde Allah'ın insana bahşettiği
birtakım duyulardan bahsedilmektedir. Dikkat edilirse, Kuran'da
bu duyulardan hep belli bir sıra ile bahsedilmektedir: Duyma, görme,
hissetme ve anlama.
Embriyolog Dr. Keith Moore, Journal
of Islamic Medical Association'da yayınlanan bir makalesinde, embriyonun
gelişim sürecinde iç kulakların ilk halinin belirmesinden sonra
gözün oluşmaya başladığını ifade etmektedir. Hissetme ve anlama
merkezi olan beynin ise, kulak ve gözün ardından gelişimine başladığını
söylemektedir. 59
Anne karnındaki çocuk fetus halindeyken, hamileliğin
yirmi ikinci günü gibi erken bir dönemde kulaklar gelişir ve hamileliğin
dördüncü ayında kulak tam olarak fonksiyonel hale gelir. Fetus bundan
sonra annenin karnındaki sesleri duyabilir. Dolayısıyla yeni doğan
bir bebek için işitme duyusu, diğer yaşamsal fonksiyonlardan önce
oluşur. Kuran ayetlerindeki öncelik sırası bu bakımdan dikkat çekicidir.
SÜTÜN OLUŞUMU
Sizin için hayvanlarda da elbette
ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş
gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan
dupduru bir süt içirmekteyiz. (Nahl Suresi, 66)
Vücudun beslenmesini sağlayan temel maddeler, sindirim
sistemindeki kimyasal dönüşümler sonucunda oluşur. Sindirilen bu
besin maddeleri daha sonra bağırsak duvarından kan dolaşım sistemine
geçerler. Böylelikle bu besinler kan dolaşımı sayesinde ilgili organlara
sevk edilmiş olurlar.
SÜTÜN FİZYOLOJİK OLUŞUMU
Yukarıdaki tabloda mide kanalından gelen yarı sindirilmiş
besinlerle damarlardan gelen kanın birleşerek vücuda dağılımı
görülmektedir. Bu karışımın bir kısmı kaslara ve diğer
vücut dokularına dağılırken, bir kısmı da süt bezlerine
süt olarak salgılanmak üzere ulaşmaktadır. |
Süt bezleri de diğer vücut dokuları gibi kan
yoluyla kendilerine getirilen sindirilmiş gıdalarla beslenirler.
Bu nedenle kan, besinlerden gelen gıdaların toplanıp iletilmesinde
çok önemli bir rol oynar. Süt de tüm bu aşamalardan sonra süt bezleri
tarafından salgılanır ve sindirilmiş besinin kan dolaşımıyla taşınması
sonucunda oluştuğu için besin değeri oldukça yüksektir. Böylece
insanların doğrudan tüketemeyeceği kan ve yarı sindirilmiş besinden
içilir nitelikte, besleyici süt üretilmiş olur.
Görüldüğü gibi Nahl Suresi'nin 66. ayetinde, sütün
biyolojik oluşumu ile ilgili tarif edilenler, günümüz biliminin
ortaya koyduğu bilgilerle büyük bir uyum içerisindedir. Memelilerin
sindirim sistemine yönelik uzmanlık gerektiren böyle bir bilginin
Kuran'ın indirildiği dönemde insanlar tarafından bilinmesinin mümkün
olmayacağı ise son derece açıktır.
ANNE SÜTÜ
Biz insana anne ve babasını (onlara
iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla
(karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir.
"Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Banadır." (Lokman
Suresi, 14)
Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını
eksiksiz olarak gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak
üzere Allah'ın yaratmış olduğu benzersiz bir karışımdır. Anne sütündeki
besin maddelerinin dengesi en ideal ölçülerdedir ve bebeğin henüz
olgunlaşmamış vücut sistemleri için en uygun formdadır. Aynı zamanda
anne sütü bebeğin beyin hücrelerinin büyümesini ve sinir sistemi
gelişimini hızlandıran besinler açısından da çok zengindir. 60 Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bebek
mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.
Anne sütünün bebeğe olan faydalarına
her geçen gün yenileri eklenmektedir. Araştırmalar sonucu anne sütü
ile emzirilen bebeklerin özellikle solunum ve sindirimle ilişkili
enfeksiyonlardan korundukları ortaya çıkmıştır. Çünkü anne sütündeki
antikorlar enfeksiyona karşı doğrudan koruma sağlarlar. Anne sütünün
diğer anti-enfeksiyon özellikleri ise "normal flora" denilen "iyi"
bakteriler için dostça bir ortam sağlarken, zararlı bakteriler,
virüsler ya da parazitlerin barınmasına engel teşkil ederler. Ayrıca
anne sütünde, bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklık sistemini düzenleyen
ve iyi çalışmasını sağlayan faktörler de bulunduğu tespit edilmiştir.
61
Anne sütü bebekler için özel tasarlanmış olduğundan,
bebeğin en kolay sindirebileceği besindir. Çok zengin gıda içeriği
olmasına karşın, bebeklerin hassas sistemlerine uygun olarak sindirimi
kolaydır. Böylece bebek, besinlerin sindirilmesine daha az enerji
kullandığı için, enerjisini diğer vücut faaliyetlerine, büyümeye
ve organlarının gelişimine harcamış olur.
Erken doğum yapan annelerin sütünde ise, bebeğin
ihtiyacına yönelik olarak daha fazla yağ, protein, sodyum, klorür
ve demir bulunur. Nitekim kendi annelerinin sütüyle beslenen erken
doğum (prematüre) bebeklerde göz işlevlerinin daha iyi geliştiği,
zeka testlerinde daha başarılı oldukları gibi pek çok üstünlük tespit
edilmiştir.
Bilimin anne sütü ile ilgili yeni
keşfettiği gerçeklerden bir diğeri ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl
boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur. 62 Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi
Allah bizlere "… Onun (sütten) ayrılması,
iki yıl içindedir..." ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir.
PARMAK
İZİNDEKİ KİMLİK
| Tek yumurta ikizleri
de dahil olmak üzere, her insanın parmak izi kendine özeldir.
Başka bir deyişle, insanların parmak uçlarında kimlikleri
şifrelenmiştir. Bu şifreleme sistemini, günümüzde kullanılmakta
olan barkod sistemine benzetmek de mümkündür.
|
Kuran'da, insanları ölümden sonra diriltmenin Allah
için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların özellikle parmak
uçlarına dikkat çekilir:
Evet; onun parmak uçlarını
dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz. (Kıyamet
Suresi, 4)
Ayette parmak uçlarının vurgulanması,
son derece hikmetlidir. Çünkü parmak izindeki şekiller ve detaylar,
tamamen kişiye özeldir. Şu an dünya üzerinde yaşayan ve tarih boyunca
yaşamış olan tüm insanların parmak izleri birbirinden farklıdır.
Dahası, aynı DNA dizilimine sahip tek yumurta ikizleri dahi farklı
parmak izine sahiptirler. 63
Parmak izi doğumdan önce cenin üzerinde son şeklini
alır ve kalıcı yara olması dışında ömür boyu sabit kalır. İşte bu
nedenle parmak izi, herkese özel çok önemli bir "kimlik kartı" sayılmakta
ve parmak izi bilimi ise insanlar tarafından bilinen tek değişmez
ve yanılmaz kimlik tespit yöntemi olarak kullanılmaktadır.
Ancak önemli olan, parmak izinin özelliğinin ancak
19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce,
insanlar parmak izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler
olarak görmüştür. Fakat Kuran'da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi
çekmeyen parmak izleri vurgulanmakta ve bu izlerin ancak çağımızda
fark edilen önemine dikkat çekilmektedir.
| 
Parmak izi ile kimlik saptama sistemi (AFS) teknolojisi,
son 25 yıldır çeşitli polis teşkilatlarında geçerliliği
ispatlanmış, yasal olarak onaylanmış bir yöntem olarak
kullanılmaktadır. Günümüzde geniş kapsamlı kimlik tespiti
çalışmalarında parmak izi kadar isabetli sonuç veren bir
teknoloji bulunmamaktadır. Parmak iziyle kimlik tespiti
son 100 yıldır hukuki süreçlerde kullanılmaktadır ve uluslararası
geçerliliğe sahiptir. 64

A. A. Moenssnens, Fingerprint Techniques (Parmak İzi Teknikleri)
adlı kitabında parmak izinin her insana özel oluşunu şu
şekilde değerlendirmiştir: "Şimdiye dek farklı parmaklardaki
iki parmak izinden hiçbirinin birbiriyle aynı olduğuna
rastlanmamıştır…" 65
|
DİŞİ BAL ARISI
Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda,
ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin.
- Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı
yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler
çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir
topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)
Her arının çok fazla görevinin
olduğu arı kolonilerindeki tek istisna erkek arılardır. Erkek arılar
ne kovanın savunmasına, ne temizliğine, ne besin toplamaya, ne de
petek veya bal yapımına bir katkıda bulunurlar. Erkek arıların kovan
içindeki tek fonksiyonları kraliçe arıyı döllemektir. 66 Çiftleşme organları dışında diğer arılarda
bulunan özelliklerin hemen hemen hiçbirine sahip olmadıkları için
erkek arıların kraliçe arıyı döllemekten başka bir iş yapmaları
da mümkün değildir.
Koloninin tüm yükü üzerinde bulunan işçi arıların
ise, kraliçe arılar gibi dişi olmalarına rağmen yumurtalıkları gelişmemiştir,
yani kısırdırlar. Kovanın temizliği, arı larvalarının ve yavrularının
bakımı, kraliçe arı ve erkek arıların beslenmesi, bal yapılması,
peteklerin inşası ve onarım işleri, kovanın havalandırılması, kovanın
güvenliği, nektar (bal özü), polen (çiçek tozu), su, reçine gibi
malzemelerin toplanması ve depolanması gibi görevleri vardır.
Arapçada iki çeşit fiil kullanımı
vardır ve fiillerin bu kullanımlarından, öznenin erkek mi yoksa
dişi mi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim yukarıdaki ayetlerde arı
için kullanılan fiiller (altı çizili kelimeler), fiilin dişi için
olan şekliyle kullanılmıştır. Böylece Kuran'da bal yapımında çalışan
arıların dişi olduğuna işaret edilmektedir. 67
Unutulmamalıdır ki arılarla ilgili bu gerçeğin
bundan 1400 sene önce bilinmesi mümkün değildir. Ama Allah bu gerçeğe
dikkat çekerek Kuran'ın bir mucizesini daha bize göstermiştir.
BALDAKİ
ŞİFA
| Yapılan klinik gözlemler
ve deneysel araştırmalar sonucunda, balın antibakteriyel
ve antienflamatuar özelliklere sahip olduğu ortaya çıkmıştır.
Bal, yaralardaki enfeksiyonun ve bu bölgedeki ölü hücrelerin
ağrısız olarak temizlenmesinde ve yeni dokuların gelişmesinde
son derece etkilidir. Balın ilaç olarak kullanılışından
en eski tarihi yazıtlarda dahi bahsedilmektedir. Günümüzde
de bilim adamları ve doktorlar balın yaraların tedavisindeki
etkisini yeniden keşfetmektedirler.
20 yıldır bal araştırmasının öncülüğünü
yapan ve Yeni Zelanda'daki Waikato Üniversitesi'nde biyokimya
profesörü olan Dr. Peter Molan, balın antimikrobik özellikleri
konusunda bir uzman olarak şöyle dejmektedir: "Gelişigüzel
yapılan denemeler balın yanık yaralarındaki enfeksiyonu
kontrol etmede, hastanelerde çoğunlukla antibakteriyel
merhem olarak kullanılan gümüş sülfadiazinden daha etkilidir
ve yeni dokuların gelişimini harekete geçirmektedir."
68
|
Rabbin bal arısına vahyetti:
Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler
edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı
yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler
çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir
topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)
Bal, yukarıdaki ayetlerde vurgulandığı gibi, "insanlara
şifa" olma özelliği taşımaktadır. Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde,
balın insan sağlığı açısından öneminden ötürü, arıcılık ve arı ürünleri
artık başlı başına bir araştırma dalı olmuştur. Balın yararları
genel hatlarıyla şöyle sıralanabilir:
Kolayca sindirilir:
İçindeki şekerlerin bir başka cins şekere (fruktozun glikoza) dönüşebilme
özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen,
en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda
bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.
Süratle kana karışır;
hızlı bir enerji kaynağıdır: Bal ılık suyla karıştırıldığında
7 dakika içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı
beynin çalışması kolaylaşır. Bal, fruktoz ve glikoz gibi basit şekerlerin
doğal bir karışımıdır. Yapılan son araştırmalara göre, şekerlerin
bu kendine has karışımı yorgunluğun giderilmesinde en etkili yöntemdir
ve atletik performansı artırmaktadır.
Kan yapımına destek olur:
Bal, kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli
bir bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur.
Kan dolaşımını düzenleyici ve kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır.
Damar sertliğine karşı önemli bir koruyucudur.
Antimikrobiktir: Antimikrobik
etmenler belirli bakterilerin, mayanın ve küfün büyümesine engel
olur. Balın, bakterinin barınmasına olanak tanımayan özelliği "inhibine
etki" olarak adlandırılır. Balın antimikrobik olmasını sağlayan
pek çok sebep vardır. Bunların arasında, mikroorganizmaların, büyümek
için ihtiyaç duydukları su miktarını sınırlayan yüksek şeker içeriği,
yüksek asit oranı (düşük pH), bakterileri büyümeleri için ihtiyaç
duydukları nitrojenden mahrum bırakan içeriği sayılabilir. Balda
hidrojen peroksit bulunması ve balın içerdiği antioksidanlar da
bakterinin çoğalmasına engel olur.
Antioksidandır: Sağlıklı yaşamak
isteyen herkesin özellikle antioksidan tüketmesi gerekir. Antioksidanlar,
hücrelerde normal metabolizmanın zararlı yan ürünlerini temizleyen
bileşenlerdir. Bunlar gıdaların bozulmasına yol açan ve birçok kronik
hastalığa sebep olan yıkıcı kimyasal tepkimeleri yavaşlatabilen
elementlerdir. Uzmanlar antioksidan bakımından zengin besinlerin
kalp hastalıkları ve kanser gibi hastalıkları önleyebileceğine inanmaktadırlar.
Balın içeriğinde de güçlü antioksidanlar mevcuttur: Pinocembrin,
pinobaxin, chrisin ve galagin. Bunlardan pinocembrin, yalnızca balda
bulunan bir antioksidandır. 69
Vitamin ve mineral deposudur:
Bal, fruktoz ve glikoz gibi şekerlerin yanı sıra magnezyum, potasyum,
kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi mineralleri
de içerir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle
birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır.
Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur.
Yaraların tedavisinde kullanılır:
- Yaraların tedavisinde kullanıldığında, balın
havadan nem çekebilme özelliği, iyileşmeyi hızlandırarak yara izi
kalmasını önler. Çünkü bal, yaranın üzerini kaplayan yeni deriyi
oluşturan epitel hücrelerin büyümesini hızlandırır. Böylece büyük
yaralarda bile bal kullanıldığında doku nakli yapılması ihtiyacı
ortadan kalkar.
- Bal, iyileşme sürecine dahil olan dokuları yeniden
büyümeleri için uyarır. Yeni kılcal damarların oluşumunu hızlandırarak,
derinin daha derindeki bağ dokusunun yerini alan fibroblastların
büyümesini teşvik eder ve iyileşmenin gücünü artıran kolajen liflerinin
üretimini hızlandırır.
- Balın, yaranın etrafındaki şişkinliği azaltan
antienflamatuar bir etkisi vardır. Bu, kan dolaşımını artırır; böylece
iyileşme süreci hızlanmış olur ve hissedilen acı azalır.
- Bal, yaranın altındaki dokulara yapışmaz; bu
nedenle pansuman sırasında yeni oluşan dokuların yırtılması ve acı
söz konusu olmaz.
- Ayrıca balın daha evvel belirttiğimiz
antimikrobik etkisinden ötürü, bal enfeksiyon oluşmasını önleyen
koruyucu bir engel oluşturur. Mevcut enfeksiyonu da yaralardan hızla
temizler. Bakterilerin antibiyotik dirençli özelliklerine karşı
bile etkilidir. Antiseptiklerin ve antibiyotiklerin tersine, yaradaki
dokuların üzerinde olumsuz etkiler oluşmaz. 70
Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi bal, "şifa"
yönü son derece güçlü bir besindir. Kuşkusuz bu da, sonsuz kudret
sahibi Allah'ın indirmiş olduğu Kuran'ın mucizelerinden biridir.
Yandaki tabloda balın besin değeri açısından incelemesi görülmektedir:
| Besin değerleri |
|
|
| |
1
porsiyondaki |
100 gr.'daki
|
| |
ortalama
miktar |
ortalama
miktar |
| Su |
3.6
gr |
17.1
gr |
| Toplam karbonhidratlar |
17.3
gr |
82.4
gr |
| Fruktoz |
8.1
gr |
38.5
gr |
| Glikoz |
6.5
gr |
31.0
gr |
| Maltoz |
1.5
gr |
7.2
gr |
| Sakaroz |
0.3
gr |
1.5
gr |
|
| Besinsel İçerik |
|
|
| Toplam kalori
(kilokalori) |
64 |
304 |
| Toplam kalori
(kilokalori) (Yağ olarak) |
0 |
0 |
| Toplam yağ |
0 |
0 |
| Doymuş yağ |
0 |
0 |
| Kolestrol |
0 |
0 |
| Sodyum |
0.6
mg |
2.85
mg |
| Toplam karbonhidrat |
17
gr |
81
gr |
| Şeker |
16
gr |
76
gr |
| Diyet lifler |
0 |
0 |
| Protein |
0.15
mg |
0.7
mg |
|
| Vitaminler |
|
|
| B1 (Tiamin) |
<
0.002 mg |
< 0.01 mg |
| B2 (Riboflavin) |
<
0.06 mg |
<
0.3 mg |
| Nikotinik asit |
<
0.06 mg |
<
0.3 mg |
| Pamtothenik asit |
<
0.05 mg |
<
0.25 mg |
| B6 vitamini |
<
0.005 mg |
<
0.02 mg |
| Folate |
<
0.002 mg |
<
0.01 mg |
| C vitamini |
0.1
mg |
<
0.5 mg |
|
| Mineraller |
|
|
| Kalsiyum |
1.0 mg |
4.8 mg |
| Demir |
0.05
mg |
0.25
mg |
| Çinko |
0.03
mg |
0.15
mg |
| Potasyum |
11.0
mg |
50.0
mg |
| Fosfor |
1.0
mg |
5.0
mg |
| Magnezyum |
0.4
mg |
2.0
mg |
| Selenyum |
0.002
mg |
0.01
mg |
| Bakır |
0.01
mg |
0.05
mg |
| Krom |
0.005
mg |
0.02
mg |
| Manganez |
0.03
mg |
0.15
mg |
| ASH |
0.04
mg |
0.2
gr |
|
10-13 Eylül
2000 tarihlerinde Avustralya'nın Melbourne şehrinde yapılan
"Dünya Birinci Yara Tedavisi Kongresi"nde, enfeksiyonlu
yaraların tedavisinde balın kullanılması konuşuldu. Toplantı
şu yorumlar çerçevesindeydi:
"Birçok antibakteriyel madde bakteriden
dolayı enfeksiyon kapmış yaraların tedavisinde antibiyotiklere
direnç gösterirler. Bu durum önemli bir tıbbi sorun oluşturur.
Aynı şekilde birçok doğal madde de yaraların tedavisinde
etkili değildir. Ancak bal çok farklıdır, yaralı dokuların
tedavisindeki kullanımı 4 bin yıllık bir geçmişe sahiptir.
Balda çok güçlü anti-bakteriyel aktiviteler mevcuttur;
dolayısıyla yaralardaki enfeksiyonun temizlenmesinde ve
yaraların enfeksiyondan korunmasında çok etkilidir." 71 |
MİKROSKOBİK HAYATIN VARLIĞI
Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden
ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah
çok) yücedir. (Yasin Suresi, 36)
... daha sizlerin bilmediğiniz
neleri yaratmaktadır? (Nahl Suresi, 8)
Yukarıdaki ayetlerde, Kuran'ın indirildiği dönemde
insanların bilmediği hayat formlarının olduğuna işaret edilmektedir.
Nitekim mikroskobun keşfi ie birlikte insan gözünün göremediği küçüklükte
yeni canlılar keşfedilmiştir. Böylece Kuran'da dikkat çekilen, bu
canlıların varlığı hakkında insanlar bilgi sahibi olmaya başlamışlardır.
Çıplak gözle görülemeyen ve genellikle tek bir hücreden ibaret olan
mikro canlıların varlığına işaret eden diğer ayetler ise şöyledir:
... Göklerde ve yerde zerre
ağırlığınca hiçbir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük
olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta
(yazılı)dır. (Sebe Suresi, 3)
... Yerde ve gökte zerre ağırlığınca
hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de,
daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.
(Yunus Suresi, 61)
Yeryüzünün her yanına yayılmış olan bu gizli dünyanın
üyeleri yani mikroorganizmalar, yeryüzündeki hayvanların 20 katı
kadardırlar. Gözle görülmeyecek kadar küçük bu mikroorganizmalar
topluluğu, bakteriler, virüsler, mantarlar, su yosunları ve akarlardan
oluşur. Bu mikrocanlılar, yeryüzündeki yaşam dengesinin önemli bir
unsurudur. Örneğin Dünya üzerinde yaşamın oluşumunu sağlayan temel
öğelerden bir tanesi olan azot döngüsü, bakteriler tarafından sağlanır.
Bitkilerin topraktaki mineralleri alabilmelerini sağlayan en önemli
unsur ise kök mantarlarıdır. Salata veya et gibi nitrat içeren besinlerden
zehirlenmemizi ise dilimizde bulunan bakteriler önler. Aynı zamanda
bazı bakteriler ve algler, dünyada canlılığın var olmasının temel
unsuru olan fotosentez yapabilme yeteneğine sahiptirler ve bu görevi
bitkilerle paylaşırlar. Bazı akar türleri organik maddeleri parçalayarak
besinleri bitkilerin kullanabileceği hale dönüştürebilirler. Görüldüğü
gibi ancak teknolojik aletlerle hakkında bilgi edinebildiğimiz bu
küçük canlılar, insan yaşamı için vazgeçilmez öneme sahiptirler.
Kuran'da asırlar öncesinden gözle gördüğümüz alemlerin
dışında da canlılar olacağına dikkat çekilmesi, kuşkusuz Kuran'ın
bir başka mucizesidir.
HAYVAN
TOPLULUKLARININ VARLIĞI
Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla
uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın... (Enam
Suresi, 38)
Günümüzde hayvan ve kuş ekolojilerinde yapılan
incelemeler sonucunda, tüm hayvanların ve kuşların ayrı topluluklar
halinde yaşadıkları bilinmektedir. Uzun süreli ve kapsamlı araştırmalar
sonucu hayvanlar hakkında elde edilen bilgiler, hayvanlar arasında
oldukça sistemli bir sosyal düzen olduğunu ortaya koymuştur.
Örneğin sosyal hayatları ile bilim adamlarını hayrete
düşüren bal arıları, koloniler halinde ağaç kovuklarında veya benzeri
kapalı mekanlarda kendilerine yuva yaparlar. Bir arı kolonisi, bir
kraliçe, birkaç yüz erkek ve 10-80 bin işçi arıdan oluşur. Daha
önce de değindiğimiz gibi, arı kolonilerinin her birinde sadece
bir kraliçe bulunur ve kraliçenin temel görevi yumurtlamaktır. Bundan
başka, koloninin bütünlüğünü ve kovandaki sistemin işleyişini sağlayan
önemli maddeler de salgılar. Erkeklerin ise tek fonksiyonları kraliçeyi
döllemektir. Kovanda petek örme, yiyecek toplama, arı sütü üretme,
kovan ısısını düzenleme, temizlik, savunma gibi akla gelebilecek
tüm işleri ise işçi arılar yaparlar. Arı kovanındaki hayatın her
aşamasında bir düzen vardır. Larvaların bakımından, kovanın genel
ihtiyaçlarının teminine kadar her görev hiç aksamadan yerine getirilir.
Karıncalar da dünyanın en kalabalık
nüfusuna sahip olmalarına rağmen, teknoloji, kollektif çalışma,
askeri strateji, gelişmiş iletişim ağı, hiyerarşik düzen, disiplin,
kusursuz bir şehir planlaması gibi pek çok alanda insanlara örnek
olacak bir düzen sergilerler. "Koloniler" denen topluluklar halinde
yaşayan karıncalar, öylesine gelişmiş bir düzen içindedirler ki,
bu açıdan insanlarınkine benzer bir uygarlığa sahip oldukları bile
söylenebilir.
Karıncalar besinlerini üretip depolarken, yavrularını
gözetir, kolonilerini korur ve savaşırlar. Hatta "terzilik" yapıp,
"tarım"la uğraşan, "hayvan yetiştiren" koloniler bile vardır. Aralarında
çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu hayvanlar, toplumsal örgütlenme
ve uzmanlaşma açısından bakıldığında, hiçbir canlı ile kıyaslanamayacak
üstünlüktedirler.
Topluluk halinde yaşayan hayvanlar
düzenli yaşantılarının yanı sıra tehlikeye de birlikte karşı koyarlar.
Örneğin küçük kuşlar, doğan veya baykuş gibi yırtıcı kuşlar bölgelerine
girdiklerinde topluca bu hayvanların çevresini sararlar. Bu arada
çevredeki diğer kuşları da bölgeye çekmek için özel bir ses çıkartırlar.
Küçük kuşların topluca gösterdikleri saldırgan hareketler, yırtıcı
kuşları genellikle bölgeden uzaklaştırır. 72
Birarada uçan bir
kuş sürüsü de aynı şekilde tüm sürü üyeleri için bir koruma sağlar.
Örneğin sürü halinde uçan sığırcıklar aralarında geniş bir mesafe
bırakarak uçarlar. Ancak bir doğan gördüklerinde aralarındaki boşlukları
kapatırlar. Böylelikle doğanın sürünün ortasına dalmasını zorlaştırırlar,
doğan bunu yapsa bile kanatlarını sakatlar ve avlanamaz. 73 Memeli hayvanlar da sürülerine bir saldırı
olduğunda, toplu olarak hareket ederler. Örneğin zebralar düşmanlarından
kaçarken yavrularını sürünün ortasına alırlar. Yunuslar da hep grup
halinde gezerler ve en büyük düşmanları olan köpekbalıklarına karşı
grupça karşı koyarlar. 74
Hayvanların sosyal hayatları ile ilgili verilebilecek
sayısız örnek ve çok fazla detay vardır. Hayvanlarla ilgili elde
edilen bu bilgiler, uzun yıllar boyunca yapılan kapsamlı araştırmalar
neticesinde elde edilebilmiştir. Görüldüğü gibi her alanda olduğu
gibi hayvanlarla ilgili Kuran'da verilen bilgiler de, onun Allah'ın
sözü olduğunu göstermektedir.
BESİN DÖNGÜSÜ
| 
Şemada canlandırıldığı gibi ölen bitki ve hayvanlar bakteriler
tarafından ayrıştırılarak minerallere dönüştürülürler.
Toprağa karışan bu organik artıklar da bitkilerin temel
besin kaynağını oluştururlar. Dolayısıyla bu besin döngüsü
tüm canlılar için hayati önem taşımaktadır. |
Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz
Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte
Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Enam Suresi,
95)
Yukarıdaki ayette Kuran'ın indirildiği dönemde
bilinmesi mümkün olmayan bir besin döngüsüne dikkat çekilmiştir.
Bir canlı öldüğünde, mikroorganizmalar onu süratle
parçalarlar. Böylece ölü beden organik moleküllere ayrışmış olur.
Bu moleküller toprağa karışarak, bitki ve hayvanların, dolayısıyla
da insanların temel besin kaynağı olur. Eğer bu dönüşüm olmasa hayat
da mümkün olmazdı.
Bakteriler de canlıların ihtiyacı
olan mineral ve besinleri hazırlamakla sorumludurlar. Kış boyunca
neredeyse ölü olan bitki ve hayvanların yazın tekrar canlanırken
ihtiyaç duyacakları tüm besin ve mineraller, kışın bakterilerin
yaptığı faaliyetler ile sağlanır. Kış boyu bakteriler, organik atıkları
yani hayvan ve bitki ölülerini ayrıştırarak minerallere dönüştürürler.
75 Böylelikle canlılar baharda uyandıklarında
besinlerini de hazır olarak bulurlar. Bakteriler sayesinde hem bulundukları
ortamda bir "bahar temizliği" yapılmış, hem de yazın yeniden canlanan
doğa için yeterli miktarda besin hazırlanmış olur.
Görüldüğü gibi ölen canlılar, yeni canlıların hayat
bulmasında birinci dereceden rol oynarlar. Böylelikle Allah'ın ayette
"diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır" ifadesiyle dikkat
çektiği bu dönüşüm en mükemmel şekilde gerçekleşmiş olur. Kuran'da
böylesine detay bir bilgiye asırlar öncesinden dikkat çekilmesi,
Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun delillerinden biridir.
UYKUDA
KULAKLARIN AKTİF OLMASI
Böylelikle mağarada yıllar yılı onların
kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik). (Kehf Suresi, 11)
Yukarıdaki ayette geçen "kulaklarına vurduk" ifadesinin
Arapçası "darabe" fiilidir. Arapçada bu fiil, mecazi olarak "onları
uyuttuk" anlamını taşımaktadır. Ayrıca "darabe" kelimesi kulakla
beraber kullanıldığında "kulağın duymasının engellenmesi" anlamı
da taşımaktadır. Ayette uyku ile ilgili sadece işitme duyusuna dikkat
çekilmesi ise aslında çok önemli bir bilgi içermektedir.
Bilim adamlarının keşiflerine göre
kulak, insan uyurken aktif olan tek duyu organıdır. Uyanmak için
saatin alarmına ihtiyaç duymamızın sebebi de budur. 76 Allah'ın Kehf Ehli ile ilgili olarak
kullandığı "kulaklarına vurduk" ifadesinin hikmeti de, söz konusu
gençlerin işitme duyularının kapatıldığına ve bu yüzden uzun yıllar
uyanmadan uykuda kaldıklarına işaret olması muhtemeldir.
UYKUDA HAREKET
ETMENİN ÖNEMİ
Sen onları uyanık
sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları
sağ yana ve sol yana çeviriyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış
yatıyordu. Onları görmüş olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın,
onlardan içini korku kaplardı. (Kehf Suresi, 18)
Yukarıdaki ayette yüzlerce yıl uykuda kaldıkları
bildirilen Kehf Ehlinden bahsedilmektedir. Ayrıca Allah bu ayette
bu kişilerin bedenlerini sağ ve sol yanlara çevirdiğini bildirmektedir.
Bunun hikmeti ise çok yakın bir tarihte keşfedilmiştir.
Uzun süre aynı yatış pozisyonunda
kalan insanlar ciddi sağlık problemleri ile karşılaşırlar: Kan dolaşımında
komplikasyonlar meydana gelmesi, deride yaraların oluşması, yatılan
yüzeye temas edenbölgelerde kanın pıhtılaşması gibi... 77
Uzun süre aynı pozisyonda yatıldığında
meydana gelen yatak yaralarına "basınç yaraları" da denir. Çünkü
çok uzun süre aynı pozisyonda yatıldığında, vücudun belli bir bölgesine
uygulanan sürekli basınç, kan damarlarının sıkışıp kapanmasına neden
olabilir. Bunun sonucu olarak kan yoluyla taşınan oksijen ve diğer
besinler deriye ulaşamaz ve deri ölmeye başlar. Bu durum vücutta
yaraların oluşmasına sebep olur. Eğer bu yaralar tedavi edilmezse
derinin katmanları, yağ ve kas dokuları da ölebilir. 78
Derinin ya da dokunun altında oluşan
bu yaralar, tedavi edilmezlerse ya da enfeksiyon kaparlarsa ciddi
boyutlara ulaşabilir, hatta hayati tehlikeye sebep olabilirler.
Bu nedenle deri üzerindeki basıncı azaltmak için her 15 dakikada
bir pozisyon değiştirmek en sağlıklısıdır. Kendi kendine hareket
edemeyen felçli hastalar da bu nedenle özel bir bakıma tabi tutulurlar
ve her 2 saatte bir başkasının yardımıyla hareket ettirilirler.79 Yukarıdaki ayette yüzyılımızda keşfedilen
bu tıbbi bilgilere dikkat çekilmesi, kuşkusuz Kuran'ın ayrı bir
mucizesidir.
GECE
HAREKETLİLİĞİN AZALMASI
... Geceyi bir sükun (dinlenme),
Güneş ve Ay'ı bir hesap (ile) kıldı... (Enam Suresi, 96)
Yukarıdaki ayette
geçen Arapça "sekenen" kelimesi, "sükun, dinme, istirahata çekilme
vakti, mola vakti" anlamlarına gelir. Allah'ın Kuran'da dikkat çektiği
gibi, gece insanlar için dinlenme sürecidir. Geceleri vücutta salgılanan
melatonin hormonu insanı uykuya hazırlar. Bu hormon insanın fiziki
hareketlerini yavaşlatan, uykulu ve bitkin yapan; ruh halini dinginleştiren
doğal bir sakinleştiricidir. 80 Uyku boyunca kalp atışları ve nefes
alıp-verme ritmi yavaşlar, kan basıncı düşer. Sabah olduğunda ise
bu hormonun üretimi durur ve vücut uyanmak üzere uyarılır. 81
Uyku, aynı zamanda vücuda kasların
ve diğer dokuların tamir olması, yaşlanan veya ölen hücrelerin yenilenmesi
için de imkan sağlar. Uyku esnasında enerji tüketimi azaldığı için,
gece boyunca vücutta enerji depolanır. Ayrıca bağışıklık sistemi
için önemli bazı kimyasallar ve büyüme hormonu da uyku esnasında
salgılanır. 82
Bu nedenle kişi yeteri kadar uyumadığı
takdirde, bu durumdan bağışıklık sistemi derhal etkilenir ve vücut
hastalıklara daha açık hale gelir. Bir kimse iki gece uyumadığında
konsantrasyonu zorlaşır, dikkati azalır, hata yapma oranı artar.
Kişi üç gün uyumazsa halisünasyon görmeye başlar ve mantıklı düşünemez
hale gelir. 83
Gece vakti insanlar için olduğu
kadar diğer canlılar için de bir dinlenme vaktidir. Allah'ın "gecenin
bir sükun kılınması" ayetiyle haber verdiği bu durum, çıplak gözle
tespiti mümkün olmayan önemli bir gerçeğe işaret e-der: Yeryüzünde
gündüz gerçekleşen pek çok faaliyet, gece boyunca yavaşlar, dinlenmeye
geçer. Örneğin bitkilerde Güneş'in doğmasıyla birlikte, yaprakta
terleme ve buna bağlı olarak fotosentez artmaya başlar. Öğleden
sonra ise bu olay tersine döner; yani fotosentez yavaşlar, solunum
artar, çünkü sıcaklığın artmasıyla birlikte terleme de hızlanır.
Geceleyin ise sıcaklığın azalmasıyla birlikte terleme yavaşlar ve
bitki rahatlar. Eğer geceyi sadece bir gün bile yaşamasak, bitkilerin
çoğu ölürdü. Bu bakımdan gece, aynı insanlar için olduğu gibi, bitkiler
için de bir dinlenme ve dinçleşme anlamına gelir. 84
Geceleri moleküler düzeyde de hareketlilik
azalmaktadır. Gündüzleri Güneş'in yaydığı radyasyon, Dünya'nın atmosferindeki
atom ve molekülleri hareketlendirerek onların daha yüksek enerji
seviyelerine ulaşmalarına sebep olur. Karanlık çöktükçe, atom ve
moleküller daha düşük enerji seviyelerine iner ve radyasyon yaymaya
başlarlar. 85
Kuran'da Enam Suresi'nin 96. ayetiyle yukarıda
bahsettiğimiz bu bilimsel bilgilere işaret ediliyor olması muhtemeldir
ve bu da Kuran'ın sayısız mucizesinden bir diğeridir. (En doğrusunu
Allah bilir.)
YÜKSEKLİK
ARTTIKÇA GÖĞSÜN DARALMASI
İnsan yaşayabilmek için oksijen ve hava basıncına
ihtiyaç duyar. Soluk almamız ise havadaki oksijenin, akciğerlerimizdeki
hava keseciklerine girmesiyle mümkün olur. Ancak yükseklere çıktıkça,
Dünya'nın atmosferi inceldiği için atmosfer basıncı, dolayısıyla
da kan dolaşımına giren oksijen miktarı düşer. Bunun sonucunda nefes
almak zorlaşır. Akciğerin hava kesecikleri daralıp büzülürken, göğüs
boğuluyormuş ve nefes alamıyormuş gibi olur.
Eğer kandaki oksijen vücudun ihtiyacı olandan daha
az olursa, vücutta birtakım rahatsızlıklar ortaya çıkar. Aşırı yorgunluk,
baş ağrısı, baş dönmesi, mide bulantısı ve muhakemenin bozulması
gibi belirtiler yaşanır. Belli bir yüksekliğe ulaşıldığında ise
insan için nefes almak artık imkansız hale gelir. Dolayısıyla bizim
böyle bir yükseklikte yaşayabilmemiz için oksijen desteğine ve özel
giysilere ihtiyacımız olur.

Deniz seviyesinin 5.000-7.500 m yukarısında olan
bir kişi, nefes alma güçlüğü nedeniyle bayılarak komaya girebilir.
Bu yüzden uçaklarda nefes almak için oksijen donanımı da mevcuttur.
Uçaklar deniz seviyesinin 9.000-10.000 m yukarısında uçarken kabinde
hava basıncını düzenleyen özel sistemler vardır.
"Anoksiya" olarak bilinen rahatsızlık da vücut
dokularına oksijenin gitmemesinden kaynaklanır. Bu oksijen eksikliği,
3.000-4.500 m yükseklikte meydana gelir. Kimi insanlar böyle bir
ortamda bilinçlerini bile kaybedebilirler, ancak hemen oksijen takviyesi
yapıldığında hayatları kurtulabilir.
Aşağıdaki ayette yapılan benzetmede bu fiziksel
gerçeğe -yüksekliğin artmasıyla göğüste meydana gelen değişime-
şöyle işaret edilmektedir:
Allah, kimi hidayete erdirmek
isterse, onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun
göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah,
iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (Enam Suresi,
125) |