| KURAN
MUCİZELERİ
Gerçekten O (Kur'an), alemlerin Rabbinin (bir)
indirmesidir.
(Şuara Suresi, 192)
Kuran'ın Bilimsel Mucizeleri
Index
ÖLÜ BİR BELDEYİ
CANLANDIRAN YAĞMURLAR
Kuran'da, yağmurun "ölü bir beldeyi diriltme" işlevine
birçok ayette dikkat çekilir:
... Biz gökten tertemiz bir
su indirmekteyiz. Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak
ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak
için. (Furkan Suresi, 48-49)
Yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç
olan suyu yeryüzüne bırakmasının yanında bir de gübreleme özelliği
vardır. Denizlerden buharlaşarak bulutlara ulaşan yağmur damlaları,
ölü toprağı "canlandıracak" bazı maddeler içerirler. Bu "canlandırıcı"
özellikli yağmur damlalarına "yüzey gerilim damlaları" adı verilir.
Yüzey gerilim damlaları, biyologların deniz yüzeyinin mikro katmanı
dedikleri üst kısımda oluşurlar; milimetrenin onda birinden daha
ince olan bu yüzeysel zarda, mikroskobik alglerin ve zooplanktonların
bozulmasından gelen pek çok organik artık vardır. Bu artıkların
bazıları, deniz suyunda çok az bulunan fosfor, magnezyum, potasyum
gibi elementleri ve ayrıca bakır, çinko, kobalt ve kurşun gibi ağır
metalleri seçip ayırarak, kendi içlerinde toplarlar. Yeryüzündeki
tohum ve bitkiler, yetişmeleri için gereksinim duydukları çok sayıdaki
madensel tuzları ve elementleri işte bu yağmur damlalarında bulurlar.
Kuran'da, bir başka ayette bu olay şöyle bildirilir:
Ve gökten mübarek (bereket
ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek
taneler bitirdik. (Kaf Suresi, 9)
Yağışlarla toprağa inen bu tuzlar, verimi artırmak
için kullanılan geleneksel gübrelerin bazılarının (kalsiyum, magnezyum,
potasyum vb.) küçük örnekleridir. Bu tür aerosellerde bulunan ağır
metaller ise, bitkilerin gelişiminde ve üretiminde verimlilik artırıcı
elementleri oluştururlar. Kısacası, yağmur önemli bir gübredir.
Fakir bir toprak, yalnızca yağmur aracılığıyla gelen bu gübrelerle
bile, yüzyıllık bir süre içinde bitkiler için gereken tüm elementleri
kazanabilir. Ormanlar da, yine bu deniz kökenli aerosoller yardımıyla
gelişir ve beslenirler.
Bu yolla, her yıl kara parçalarının toplam yüzeyi
üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir. Bu doğal gübreleme işleyişi
olmasaydı, Dünya üzerinde çok daha az bitki olacak, hayat dengesi
bozulacaktı. Ayette verilen, yağmurun canlandırma özelliği ile ilgili
bilgi, Kuran'ın sayısız mucizevi özelliğinden sadece biridir.
DOLU YAĞIŞI,
ŞİMŞEK VE GÖK GÜRÜLTÜSÜNÜN OLUŞUMU
... Gökten içinde dolu bulunan
dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet ettirir
de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri
kamaştırıp götürüverecektir. (Nur Suresi, 43)
Yukarıdaki ayette, şimşeğin doluyla olan ilgisine
dikkat çekilmektedir. Dolunun, şimşeğin oluşumundaki etkisi araştırıldığında,
ayette önemli bir meteorolojik gerçeğe işaret edildiği görülecektir.
Meterology Today (Günümüzde Meteoroloji) adlı kitapta dolu ve şimşeğin
oluşumu ile ilgili şöyle bir yorum getirilmektedir:
Aşırı soğumuş damlacıklardan ve
buz kristallerinden oluşan bir bulut bölgesinden dolu düştükçe bulutlar
elektrik yüklenir. Sıvı halindeki damlacıklar da dolu taneleriyle
çarpıştıklarında, temas anında donarlar ve potansiyel ısılarından
kaybederler. Bu, dolunun yüzeyinin buz kristalinin çevresinden daha
sıcak kalmasını sağlar. Dolu buz kristali ile temasa geçtiğinde
ise önemli bir olay gerçekleşir. Elektronlar daha soğuk olandan
daha sıcak olana doğru akarlar. Bunun sonucunda dolu negatif yüklü
olur. Aynı etki çok soğumuş su damlaları bir dolu tanesi ile temasa
geçtiğinde ve pozitif yüklü çok küçük buz parçaları kırıldığında
da olur. Daha hafif ve pozitif yüklü parçacıklar hava akımıyla bulutların
yukarı tarafına doğru taşınırlar. Negatif yükle kalan dolu bulutun
aşağı kısmına doğru düşer, böylece bulutun aşağı tarafı negatif
yüklenir. Bu negatif yükler yıldırım olarak yeryüzüne doğru deşarj
olurlar. Bu bakımdan dolu, yıldırımın oluşumunda ana etkendir. 37
 Fırtına bulutunda elektrik yükü, yağmur
damlacıklarının sürekli çatlamasından oluşur. Damlacık
çatladıkça, pozitif yük bulutun üst katına yükselir, negatif
yük altta kalır. Bu durumda toprak yüzeyinde pozitif yük
oluşacak ve yıldırım düşecektir. |
şağıdaki ayette ise yağmur bulutlarının şimşeklerle
olan bağlantısına ve bu oluşumların sıralamasına dikkat çekilmiştir
ki, bunlar da bilimsel bulgularla tam bir paralellik içindedir:
Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü
ve şimşek(ler)le yüklü, 'gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına
tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle'; ölüm korkusundan
parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar... (Bakara Suresi, 19)
Yağmur bulutları 25.6 km2 - 256
km2 genişliğinde, 9.000-12.000 m yüksekliğindeki çok büyük kütleler
halindedir. Bu olağanüstü kalınlıktan ötürü, bu bulutların tabanı
karanlıktır. Güneş ışınları, bulutu oluşturan su ve buz parçacıklarının
çok fazla miktarda olmasından dolayı geçiş imkanı bulamazlar. Bu
yoğunluk dolayısıyla, yeryüzüne bu bulutlar arasından çok az miktarda
güneş ışığı ulaşır ve bu yüzden yeryüzünden bakan bir kişi bulutu
karanlık olarak görür. Bulutun üst kısımlarında ise karanlık daha
azdır ve yeryüzüne yaklaştıkça karanlık daha artar. 38
Karanlığın ardından ayette dikkat
çekilen, gök gürültüsü ve şimşeğin oluşum aşamaları ise şöyledir:
Yağmur bulutlarının içinde elektrik yükü birikimi oluşur. Bulutlardaki
bu elektriklenme, donma, damlacıkların bölünmesi, temas sırasındaki
elektriklenme gibi süreçler sonucunda oluşur. Bu tür bir elektrik
yükü birikimi, araya giren havanın onları izole edemeyecek duruma
gelmesiyle, büyük bir kıvılcım, pozitif ve negatif alanlar arasında
deşarj olur. Zıt yüklerle yüklü iki bölge arasındaki voltaj 1 milyar
volta ulaşabilir. Kıvılcım bulut içinde de oluşabilir, pozitif yüklü
bir alandan negatif yüklü bir alana doğru iki bulut arasında akabilir
veya bir buluttan yeryüzüne doğru boşalabilir. Bu kıvılcımlar göz
kamaştıran şimşek çakmalarını oluşturur. Şimşek hattı boyunca oluşan
elektrik yükündeki bu ani artış, çok yüksek ısılara sebep olur (10.000
°C). Bunun sonucunda havada ani bir genleşme olur ve çok büyük bir
patlama sesi olarak açığa çıkan gök gürültüsü oluşur. 39
Görüldüğü gibi bir yağmur bulutunda sırasıyla karanlık
tabakalar, şimşek olarak bilinen elektrik yüklü kıvılcımlar ve gök
gürültüsü olarak bilinen patlama sesi oluşur. Modern bilimin bulutların
oluşumu, gök gürültüsü ve şimşeğin sebepleri ile ilgili tüm söyledikleri,
Kuran ayetlerinin tüm tarifleri ile büyük bir uyum içindedir.
AŞILAYICI
RÜZGARLAR
Kuran'ın bir ayetinde rüzgarların "aşılama" özelliğine
ve bunun sonucunda yağmurun oluştuğuna şöyle dikkat çekilir:
Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları
gönderdik, böylece gökten su indirdik de sizleri suladık... (Hicr
Suresi, 22)
Ayette, yağmur oluşumundaki ilk aşamanın rüzgarlar
olduğuna dikkat çekilmektedir. Oysa 20. yüzyılın başlarına kadar,
rüzgarla yağmurun yağması arasındaki tek ilişki rüzgarın bulutları
sürüklemesi olarak biliniyordu. Modern meteorolojik bulgular ise
rüzgarların yağmurun oluşumunda "aşılayıcı" rol oynadıklarını gösterdi.
Rüzgarların bu aşılama özelliği daha önce de değindiğimiz
gibi şöyle gerçekleşir: Okyanusların ve denizlerin yüzeyinde, köpüklenme
nedeniyle her an sayısız hava kabarcığı oluşmaktadır. Bu kabarcıklar
patladıkları anda, milimetrenin 100'de biri çapındaki binlerce parçacığı
havaya fırlatırlar. "Aerosol" adı verilen bu parçacıklar, rüzgarlar
sayesinde karalardan gelen tozlarla karışarak atmosferin üst katmanlarına
taşınır. Rüzgarların bu şekilde yükseklere taşıdığı parçacıklar,
burada su buharı ile temas eder. Su buharı da bu parçacıkların etrafına
toplanarak yoğunlaşır ve su damlacıklarına dönüşür. Bu su damlacıkları
önce biraraya gelerek bulutları oluşturur, bir süre sonra da yağmur
olarak yeryüzüne iner. Görüldüğü gibi rüzgarlar, havada serbest
halde bulunan su buharını denizlerden taşıdıkları parçacıklarla
"aşılamakta" ve böylece yağmur bulutlarının oluşumunu sağlamaktadır.
Eğer rüzgarların bu özelliği olmasa, yüksek atmosferdeki
su damlacıkları hiçbir zaman oluşamayacak ve yağmur diye bir şey
de olmayacaktı.
 Yukarıdaki resimde bir dalganın oluşum
aşamaları görülmektedir. Dalgalar suyun üzerinde esen
rüzgarlar sayesinde oluşur. Rüzgarlarla birlikte su zerrecikleri
dairesel olarak hareket etmeye başlar. Bu hareket kısa
bir süre sonra arka arkaya eklenen dalgaları oluşturacak
ve dalgalarla birlikte oluşan hava kabarcıkları havaya
yayılacaktır. İşte bu yağmurun oluşmasındaki ilk aşamadır.
Bu oluşum ayette de aşılayıcılar olarak rüzgarların gönderilmesi
ve bu sayede gökten su indirildiği şeklinde haber verilmektedir.
 |
Burada önemli olan nokta ise, rüzgarların yağmur
oluşumundaki bu kritik görevinin asırlar önce Kuran'da bildirilmiş
olmasıdır. Hem de insanların doğa olayları hakkında hemen hemen
hiçbir şey bilmedikleri bir devirde...
Ayette rüzgarların aşılayıcı yönüyle
ilgili haber verilen diğer bir bilgi de, rüzgarların bitkilerin
döllenmesindeki rolüdür. Yeryüzündeki pek çok bitki, türünün devamını
polenlerini rüzgar vasıtasıyla dağıtarak sağlar. Birçok açık tohumlu
bitki, çam ağaçları, palmiye ve benzeri ağaçlar, ayrıca çiçek veren
tüm tohumlu bitkiler ile çimensi otların tamamı rüzgarlarla döllenirler.
Rüzgar, çiçek tozlarını bitkilerden alıp, aynı türden diğer bitkilere
taşıyarak döllenmeyi gerçekleştirir.
Rüzgarın bitkiler üzerinde nasıl bir aşılama yapabileceği
yakın zamanlara kadar bilinmiyordu. Ancak bitkilerin de erkek ve
dişi olmak üzere cinsiyet farkı olduğunun anlaşılması üzerine, rüzgarların
böyle bir aşılayıcı etkisi olduğu anlaşıldı. Bu gerçeğe Kuran'da,
"Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her
güzel olan çiftten bir bitki bitirdik." (Lokman Suresi, 10)
ayetiyle dikkat çekilmektedir.
RÜZGARIN
OLUŞUMUNDAKİ DÜZEN
 Üstte Dünya üzerindeki hava akımlarını
ve rüzgarların oluşumunu gösteren şema görülmektedir.
|
... ve rüzgarları (belli bir
düzen içinde) yönetmesinde aklını kullanan bir kavim için ayetler
vardır." (Casiye Suresi, 5)
Rüzgar, farklı ısı merkezleri arasında oluşan hava
akımıdır. Atmosferdeki farklı ısılar, farklı hava basınçları oluşturduğundan,
hava sürekli olarak yüksek basınçtan alçak basınca doğru akar. Basınç
merkezleri, yani atmosferdeki ısılar arasındaki fark eğer büyük
olursa, hava akımı yani rüzgar şiddetli olur ki, büyük yıkımlara
yol açan kasırgalar böyle oluşmaktadır.
Burada şaşırtıcı olan, ekvator ve kutuplar gibi
aralarında çok büyük fark olan ısı ve basınç kuşaklarına rağmen,
Allah'ın belli bir düzen içinde yaratışı sayesinde, Dünyamızın çok
sert rüzgarlara maruz kalmamasıdır. Eğer kutuplar ve ekvator arasında
gerçekleşecek dev hava akımı yumuşatılmış olmasaydı, Dünya yüzeyi
sürekli olarak şiddetli kasırgaların yaşandığı bir ölü gezegene
dönüşürdü.
Yukarıdaki ayette "tasrifir riyah" ifadesindeki
"tasrif" kelimesi "birşeyi çok çevirip döndürmek, yönlendirmek,
bir işe yön vermek, idare etmek, dağıtımını yapmak" anlamlarına
gelir. Görüldüğü gibi rüzgar için seçilen bu kelime rüzgarların
düzen içindeki hareketlerini tam olarak tarif etmektedir. Ayrıca
bu durum rüzgarın kendi kendine gelişi güzel esmediğinin de çok
açık bir anlatımıdır. Rüzgarları, insanlar için yaşamı olanaklı
kılacak şekilde yöneten Allah'tır.
TOPRAĞIN
TİTREŞİP KABARMASI
... Yeryüzünü kupkuru ölü gibi
görürsün, fakat Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir,
kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir. (Hac Suresi, 5)
Yukarıdaki ayette "titreşir" olarak çevrilen kelimenin
Arapçası "ihtezzet"tir ve bu kelime "harekete geçer, canlanır, titreşir,
kıpırdar, kımıldar, bitkinin harekete geçmesi ve uzaması" anlamlarına
gelir. "Kabarır" olarak çevrilen "rebet" kelimesi ise "artar, fazlalaşır,
kabarır, büyür, gelişir, bitkinin yükselmesi, erzak sağlaması, şişmek,
içi hava dolmak" anlamlarına gelir. Ayette geçen bu kelimeler yağmur
esnasında, toprağın moleküler yapısındaki değişiklikleri en uygun
kelimelerle tarif etmektedir.
1827'de Brown adında bir İngiliz bilim adamı, yağmur
damlaları toprağa düştüğünde, toprak moleküllerinde bir tür silkelenme
ve titreşim meydana getirdiğini keşfetmiştir. Toprak, farklı metalik
element türlerini içeren çeşitli molekülleri içinde barındırmaktadır.
Yağmur toprağın içindeki metalik elementlerin iyonlaşmasına sebep
olur. (İyon, artı veya eksi elektrik yüklü atomlara verilen ortak
isimdir. İyonlaşma, nötr atomlara, moleküllere ve başka iyonlara
elektron katılması ya da eksiltilmesi yoluyla oluşur.)
Yağmur yağdığında işte bu iyonik
moleküller sarsılıp titreşirler. Farklı yönlerden gelen su damlaları,
bu moleküllere çarptıkça onlar da suyu emerler ve böylece boyutları
artar. Bu damlalar suya doyduklarında, toprağın içerisindeki suyun
mineral depolarına dönüşürler. Bitkiler su ihtiyaçlarını 2-3 ay
için bu depolardan alırlar. Eğer bu depolar oluşmasaydı, su toprağın
derinliklerine sızacak ve bitki 1 hafta içerisinde ölecekti. 40
Görüldüğü gibi bu bilimsel gerçek, Kuran'da günümüzden
14 yüzyıl önce mucizevi bir şekilde bildirilmiştir. Başka ayetlerde
bitkilerle ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:
Ölü toprak kendileri için bir
ayettir; Biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle
ondan yemektedirler. (Yasin Suresi, 33)
DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI
Denizlerin, araştırmacılar tarafından çok yakın
bir geçmişte tespit edilen bir özelliği, Kuran'ın Rahman Suresi'nde
şöyle bildirilir:
Birbirleriyle kavuşmak üzere iki
denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır; birbirlerinin
sınırını geçmezler. (Rahman Suresi, 19-20)
Birbirine açılan fakat suları kesinlikle
birbiriyle karışmayan denizlerin ayette bildirilen bu özelliği,
okyanus bilimciler tarafından çok yakın bir zaman önce keşfedilmiştir.
"Yüzey gerilimi" adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle, komşu
denizlerin sularının karışmadığı ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı
yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar gibi
sularının birbirine karışmasını engeller. 41
 Akdeniz'de ve Atlas Okyanusu'nda büyük
dalgalar, güçlü akıntılar ve gel-gitler vardır. Akdeniz'in
suyu, Cebelitarık Boğazı'nda Atlas Okyanusu ile karşılaşır.
Ama bu karşılaşma sonucu kendi sıcaklık, tuzluluk ve yoğunluk
özellikleri değişmez. Çünkü iki deniz arasında görülmeyen
bir sınır vardır. |
Elbette ki insanların, fizikten, yüzey geriliminden,
okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin
Kuran'da bildirilmiş olması son derece dikkat çekici bir durumdur.
 Cebelitarık Boğazı'nın uydudan çekilmiş
fotoğrafı... |
DENİZLERDEKİ KARANLIK VE İÇ DALGALAR
Ya da (inkar edenlerin amelleri)
engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar,
onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı
bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile
neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için
nur yoktur. (Nur Suresi, 40)
Derin denizlerdeki genel ortam Oceans (Okyanuslar)
adlı kitapta şu şekilde tanımlanmaktadır:
Bugün biliyoruz ki, derin denizlerdeki
ve okyanuslardaki karanlık, yaklaşık olarak 200 m ve daha derin
yerlerde olur. Bu derinlikte, hemen hemen hiç ışık yoktur. 1.000
m'nin altındaki derinliklerde ise artık hiçbir şekilde ışığa rastlamak
mümkün değildir. 42
Günümüzde bir denizin genel coğrafi yapısı, içinde
yaşayan canlıların özellikleri, tuzluluk oranı gibi bilgilerin yanı
sıra, içerdiği su miktarı, yüz ölçümü ve derinliği gibi bilgileri
de edinmek mümkündür. Günümüz teknolojisi kullanılarak üretilmiş
olan denizaltı gibi araçlar ve çeşitli özel aletler bu bilgilere
ulaşmakta kullanılan en önemli aracıdırlar.

Bir insanın bu aletler olmadan 70 m'den daha derine
dalması ise neredeyse imkansızdır. Bununla birlikte bir insanın
yardımsız olarak okyanusların 200 m civarındaki karanlık derinliklerinde
yaşaması da kesinlikle mümkün değildir. Bu nedenle bilim adamları
denizler hakkındaki detaylı bilgileri çok yakın zamanlarda keşfetmişlerdir.
Oysa engin denizlerin karanlık olduğu bilgisi Kuran'da bundan 1400
sene önce haber verilmiştir. Hiçbir teknolojinin, dolayısıyla insanların
denizlerin derinliklerine dalacak araçlarının olmadığı bir dönemde,
böyle bir bilginin verilmiş olması elbette Kuran mucizelerinden
biridir.
 Üstteki şekilde farklı yoğunluklardaki
iki su tabakası arasındaki yüzeyde bulunan iç dalgalar
temsil edilmiştir. Bu tabakalardan alttaki yoğun, üstteki
ise daha az yoğundur. Kuran'da Nur Suresi'nin 40. ayetinde
14 asır önce bildirilen bu bilimsel gerçek günümüz bilim
adamları tarafından ancak yakın zamanda tespit edilebilmiştir.
|
Bununla birlikte Nur Suresi'nin 40. ayetinde belirtilen
"… engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir
dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut
vardır…" ifadesi de Kuran'daki başka bir bilimsel mucizeye
işaret etmektedir:
Bilim adamları yakın zamanda "farklı
yoğunluktaki katmanlar arasında yoğunluk ara yüzlerinde meydana
gelen iç dalgalar"ın olduğunu bulmuşlardır. İç dalgalar deniz ve
okyanusların derinliklerini kaplar; çünkü derin denizlerin, üzerlerindeki
sudan daha fazla yoğunlukları vardır. İç dalgalar yüzey dalgaları
gibi davranır. Yüzey dalgaları gibi onlar da kırılabilir. İç dalgalar,
insan gözüyle görülemez; ancak belirli bir bölgedeki sıcaklık ve
tuzluluk değişiklikleri incelendiğinde bu dalgalar fark edilebilir.
43
Ayetteki ifadelerle yukarıdaki anlatım birbirleriyle
tamamen paraleldir. Yapılan araştırmalar olmadan bir insan ancak
denizin yüzeyinde bulunan dalgaların varlığını bilebilir. Bunların
dışında denizin içinde meydana gelen dalgalanmalardan haberdar olması
ise mümkün değildir. Ama Nur Suresi'nde Allah denizlerin derinliklerindeki
ikinci bir dalga şekline dikkat çekmiştir. Elbette bilim adamlarının
yakın zamanlarda keşfettikleri bu gerçek de, Kuran'ın Allah'ın sözü
olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.
HAREKETLERİMİZİ
YÖNLENDİREN BÖLGE
Hayır; eğer o, (bu tutumuna)
bir son vermeyecek olursa, andolsun, onu perçeminden tutup sürükleyeceğiz;
o yalancı, günahkar olan alnından. (Alak Suresi, 15-16)
Yukarıdaki ayetlerde geçen "yalancı, günahkar olan
alın" tanımlaması son derece dikkat çekicidir. Çünkü son yıllarda
yapılan araştırmalar, kafatasının ön alın bölgesinde, beynin bazı
faaliyetleri yöneten bölümünün bulunduğunu göstermiştir. 1400 yıl
önce Kuran'da dikkat çekilen bu bölge ve görevi hakkındaki bilgilere
günümüz bilim adamları, ancak son 60 yıl içinde açıklama getirilebilmişlerdir.
Kafatasının içine, başın ön kısmına bakıldığında beynin ön alın
bölgesi görülecektir. Bu bölgenin fonksiyonları hakkında fizyoloji
dalında yapılan araştırmalar neticesinde elde edilen bilgiler Essentials
of Anatomy and Physiology (Anatomi ve Fizyolojinin Esasları) isimli
kitapta şu şekilde geçmektedir:
Hareketlerin motivasyonu, planlama
öngörüşü ve başlatılması alın loblarının ön kısmı olan ön alın bölgesinde
(cerebrum) gerçekleşir. Burası çağırışım (birlik) korteksinin bir
bölgesidir… 44
Kitapta bu bölge ile ilgili ayrıca
şu ifadeler yer almaktadır:
Hareketle olan ilgisiyle beraber, ön alın bölgesinin
aynı zamanda saldırganlığın da fonksiyonel merkezi olduğu düşünülmektedir…
45
Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, beynin ön
alın bölgesi, planlama, motivasyon ve iyi veya kötü hareketlerin
başlatılması, yalan veya doğrunun söylenmesi ile ilgili faaliyetlerin
tümünü yürütmektedir.
Görüldüğü gibi Alak Suresi'nde geçen "yalancı günahkar
olan alın" ifadesi ile yukarıdaki tanımlama büyük bir paralellik
göstermektedir. Bilim adamlarının son altmış yıl içinde keşfettikleri
bu gibi bilimsel gerçekleri Allah, Kuran ayetlerinde asırlar önce
insanlara haber vermektedir.
KALPLERİN
ALLAH'IN ZİKRİ İLE MUTMAİN OLMASI

Amerikan Sağlık Araştırmaları Ulusal Merkezi'nden David B. Larson
ve ekibi tarafından derlenen araştırma sonuçlarına göre, Amerikalılar
arasında dindar ve inançsız kişiler arasında yapılan karşılaştırmalar
çok şaşırtıcı sonuçlar vermiştir. Örneğin dindarların, dini yönü
zayıf veya hiç olmayan kişilere göre, kalp hastalıklarına %60 daha
az yakalandıkları; intihar oranının %100 daha düşük olduğu; tansiyon
bozukluğuna çok daha düşük oranlarda yakalandıkları; sigara içenler
arasında bu oranın 7'ye 1 olduğu gibi sonuçlar ortaya çıkmıştır.
46
Seküler psikologlar genellikle
buna benzer olguları "psikolojik etki" olarak açıklarlar. Bunun
anlamı, inancın insanların moralini yükselttiği ve moralin de sağlığa
katkı sağladığıdır. Bu açıklamanın haklı bir yönü olabilir, ancak
konu incelendiğinde daha da dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkmaktadır.
Allah'a olan inanç, başka herhangi bir moral etkiden çok daha güçlüdür.
Harvard Tıp Fakültesi'nden Dr. Herbert Benson'ın dini inanç ve bedensel
sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı araştırmaları, bu
konuda dikkat çekici sonuçlar vermiştir. Benson, inançsız bir kişi
olmasına rağmen, Allah'a olan inancın ve ibadetlerin insan sağlığı
üzerinde başka hiçbir şeyde görülmeyecek derecede olumlu bir etki
meydana getirdiği sonucuna varmıştır. Benton, "diğer hiçbir inancın,
Allah'a olan inanç gibi zihne huzur vermediği sonucuna" vardığını
açıklamaktadır. 47
Peki neden iman ile insan ruhu
ve bedeni arasında böyle özel bir ilişki vardır?… Seküler
bir araştırmacı olan Benton'ın vardığı sonuç, kendi ifadesiyle,
insan bedeninin ve zihninin "Allah'a iman etmeye göre ayarlı" olduğudur.
48
Tıp dünyasının yavaş yavaş fark etmeye başladığı
bu gerçek, Kuran'da "Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın
zikriyle mutmain olur" (Rad Suresi, 28) ayetiyle haber verilen bir
sırdır. Allah'a inanan, O'na dua eden, O'na güvenen insanların diğerlerinden
hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının nedeni,
yaratılışlarına uygun davranmalarıdır. İnsanın yaratılışına aykırı
olan felsefe ve sistemler, insanlara hep acı, hüzün, sıkıntı ve
bunalım getirmektedir.
Modern tıp, yukarıda kısaca belirttiğimiz
bulgular ışığında bu gerçeğin farkına varma yolundadır. Patrick
Glynn'in ifadesiyle, "çağdaş tıp, tedavinin salt maddesel yöntemler
dışında da boyutları olduğu gerçeğini kabul etme yolunda ilerlemektedir."
49
İNSANIN DOĞUMU
Kuran'da insanlar iman etmeye çağrılırken oldukça
farklı konulardan bahsedilir. Allah, kimi zaman gökleri, kimi zaman
yeryüzünü, bazen hayvanları ve bitkileri insana delil olarak gösterir.
Yine birçok ayette insanın bizzat kendi yaratılışına dönüp bakması
öğütlenir. İnsanın nasıl yeryüzüne geldiği, hangi aşamalardan geçtiği
ve temel maddesinin ne olduğu sık sık hatırlatılır. Örneğin aşağıdaki
ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Sizleri Biz yarattık, yine
de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz
meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı
Biz miyiz? (Vakıa Suresi, 57-59)
İnsanın yaratılışındaki mucizevi yönler, daha pek
çok ayette vurgulanır. Ancak bu vurgular arasında öyle bilgiler
vardır ki, bunlar 7. yüzyılda yaşayan insanların asla bilemeyeceği
detaylardır. İşte bunlardan bazıları:
1) İnsan, meni sıvısının tamamından değil, aksine
çok küçük bir parçasından (spermadan) yaratılır.
2) Bebeğin cinsiyetini erkek belirler.
3) İnsan embriyosu ana rahmine adeta bir sülük
gibi yapışır.
4) İnsan ana rahminde üç karanlık bölge içinde
gelişir.
Yukarıda sıraladığımız bilgiler Kuran'ın indirildiği
dönemde, bilinmesi mümkün olmayan ve gözlemlenemeyecek detaylardır.
Bunların keşfedilmesi, ancak 20. yüzyıl teknolojisinin kullanılmasıyla
mümkün olmuştur.
Şimdi bu bilgileri sırasıyla inceleyelim.
Meniden Bir Damla
 Üstteki resimde rahme dökülen meni görülmektedir.
Erkekten atılan 250 milyon kadar spermden çok az bir miktarı
yumurtaya ulaşmayı başarır. Yumurtayı dölleyecek olansa,
sağ kalmayı başaran 1000 kadar spermden sadece bir tanesidir.
İnsanın bütün meniden değil, meninin içindeki çok küçük
bir parçadan oluştuğu, Kuran'daki "akıtılan meniden bir
damla su" tanımlaması ile haber verilmiştir. |
Spermler yumurtaya ulaşana kadar annenin vücudunda
bir yolculuk geçirirler. Bu yolculukta 250 milyon spermden ancak
bin kadarı yumurtaya ulaşmayı başarır. Beş dakika sonra sona erecek
yarışın sonunda, yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurta, spermlerden
yalnızca birini kabul eder. Yani insanın özü, meninin tamamı değil,
ondan küçük bir parçadır. Kuran'da bu gerçek Kıyamet Suresi'ndeki
ayetlerde şöyle açıklanmıştır:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz'
bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su
değil miydi? (Kıyamet Suresi, 36-37)
Dikkat edilirse Kuran'da, insanın meninin tamamından
değil, onun içinden alınan küçük bir parçadan oluştuğu haber verilmektedir.
Bu ayetteki özel vurgunun, ancak modern bilim tarafından keşfedilen
bir gerçeği açıklaması ise, Kuran'ın Allah sözü olduğunun delilidir.
Menideki Karışım
Meni olarak adlandırılan ve spermleri taşıyan besleyici
sıvı, sadece spermlerden oluşmaz. Aksine meni, birbirinden farklı
sıvıların karışımından oluşur. Bu sıvıların, spermin gerek duyduğu
enerjiyi karşılayacak olan şekeri bulundurmak, baz özelliğiyle ana
rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği
kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır.
 Kuran'da erkeklik ve dişiliğin, "rahme
dökülen meniden" yaratıldığı bildirilmiştir. Oysa yakın
zamana kadar cinsiyetin anne hücreleri tarafından belirlendiği
sanılıyordu. Kuran'da verilen bu bilgiyi bilim 20. yüzyılda
keşfetmiştir. Kuran'da insanın yaratılışı ile ilgili olarak
buna benzer pek çok detay asırlar öncesinden haber verilmiştir. |
Kuran'da meniden söz edilirken, modern bilimin
ortaya çıkardığı bu gerçeğe de işaret edilmekte ve meni "karmakarışık"
bir sıvı olarak tarif edilmektedir:
Şüphesiz Biz insanı, karmaşık
olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu
işiten ve gören yaptık. (İnsan Suresi, 2)
Başka ayetlerde ise yine meninin karışım olduğuna
işaret edilir, insanın ise bu karışımın "özünden" yaratıldığı vurgulanır:
Ki O, yarattığı herşeyi en
güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra
onun soyunu bir özden, basbayağı bir sudan yapmıştır. (Secde Suresi,
7-8)
Burada "öz" diye çevrilen Arapça "sulale" kelimesi,
öz ya da bir şeyin en iyi kısmı demektir. Hangi şekilde alınırsa
alınsın "bir bütünün bir kısmı" anlamına gelir. Bu durum, Kuran'ın,
insanın yaratılışını en ince detayına kadar bilen Allah'ın sözü
olduğunu açıkça göstermektedir.
Bebeğin Cinsiyeti
Yakın bir zamana kadar insanlar, bebeğin cinsiyetinin
anne hücreleri tarafından belirlendiğini sanıyorlardı. Ya da en
azından, anne ve babadan gelen hücrelerin birlikte cinsiyet belirledikleri
zannediliyordu. Ancak Kuran'da bu konuda farklı bir bilgi verilmiş
ve erkeklik ve dişiliğin, "rahime dökülen meniden" yaratıldığı bildirilmiştir:
Doğrusu, çiftleri; erkek ve
dişiyi, yaratan O'dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü
zaman. (Necm Suresi, 45-46)
Kendisi, akıtılan meniden bir
damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah,
onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek
ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Kıyamet Suresi, 37-39)
 X kromozomu dişilik, Y kromozomu ise
erkeklik özelliklerini taşır. Anne yumurtasında yalnızca
dişi cinsiyeti belirleyen X kromozomu bulunur. Babadan
gelen menide ise hem X hem de Y kromozomu taşıyan spermler
bulunur. Dolayısıyla bebeğin cinsiyeti annenin yumurtasını
dölleyen spermin X ya da Y kromozomu taşımasına bağlıdır.
Yani ayette belirtildiği gibi bebeğin cinsiyetini belirleyen
etken, babadan gelen menidir. Kuran'ın indirildiği asırda
kesinlikle bilinemeyecek olan bu bilgi, Kuran'ın Allah
sözü olduğunu kanıtlayan delillerden biridir. |
Kuran'da verilen bu bilginin doğruluğu, genetik
ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle birlikte bilimsel olarak
da ispatlandı. Cinsiyetin tümüyle erkekten gelen sperm hücreleri
tarafından belirlendiği, kadının ise bu işte hiçbir rolünün olmadığı
anlaşıldı.
Cinsiyet belirlenmesindeki etken,
kromozomlardır. İnsan yapısını belirleyen 46 kromozomdan iki tanesi
cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır. Bu iki kromozom erkekte
XY, kadında ise XX olarak tanımlanır. Bunun sebebi söz konusu kromozomların
bu harflere benzemesidir. Y kromozomu erkeklik, X kromozomu ise
kadınlık genlerini taşır.
Bir insanın oluşması, erkek ve kadında çiftler
halinde yer alan bu kromozomların birer tanesinin birleşmesi ile
başlar. Kadında yumurtlama sırasında ikiye ayrılan eşey hücresinin
her iki parçası da X kromozomu taşır. Oysa erkekte ikiye ayrılan
eşey hücresi, X ve Y kromozomları içeren iki farklı sperm meydana
getirir. Kadında bulunan X kromozomu, eğer erkekteki X kromozomunu
içeren spermle birleşirse doğacak bebek kız olacaktır. Eğer Y kromozomu
içeren spermle birleşirse, bu kez doğacak çocuk erkek olur.
Yani doğacak çocuğun cinsiyeti, erkekteki kromozomlardan
hangisinin kadının yumurtasıyla birleşeceğine bağlıdır.
Kuşkusuz genetik bilimi ortaya çıkıncaya dek, yani
20. yüzyıla kadar bunların hiçbiri bilinmiyordu. Aksine pek çok
kültürde, doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni tarafından belirlendiği
inancı yaygındı. Hatta bu nedenle kız çocuk doğuran kadınlar kınanırdı.
Oysa Kuran'da, insanlara genlerin keşfinden 14
yüzyıl önce bu batıl inanışı reddeden bir bilgi verilmiş, cinsiyetin
kökeninin kadın değil, erkekten gelen meni olduğu bildirilmiştir.
 Anne karnındaki bebek, gelişiminin ilk
aşamasında annesinin kanından beslenebilmek için rahim
duvarına yapışıp tutunan bir zigot halindedir. Yukarıdaki
resimde bir et parçası görünümünde olan zigot görülmektedir.
Modern embriyolojinin tespit ettiği bu oluşum, Kuran'da
"asılıp tutunan" anlamına gelen, deriye yapışıp kan emen
sülükler için de kullanılan "alak" kelimesiyle 14 yüzyıl
önceden mucizevi bir biçimde bildirilmiştir. |
Rahme Asılıp Tutunan "Alak"
Kuran'ın insanın oluşumu hakkında verdiği bilgileri
incelemeye devam ettiğimizde, yine çok önemli bazı bilimsel mucizelerle
karşılaşırız.
Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta birleştiğinde,
doğacak bebeğin ilk özü de oluşmuş olur. Biyolojide "zigot" olarak
tanımlanan bu tek hücre, hiç zaman yitirmeden bölünerek çoğalacak
ve giderek küçük bir "et parçası" haline gelecektir.
Ancak zigot bu büyümesini boşlukta
gerçekleştirmez. Rahim duvarına asılıp tutunur. Sahip olduğu uzantılar
sayesinde toprağa yerleşen kökler gibi, buraya yapışır. Bu bağ sayesinde
de, gelişimi için ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin vücudundan emebilir.
50
İşte burada çok önemli bir Kuran mucizesi ortaya
çıkmaktadır. Allah Kuran'da, anne rahmine tutunarak gelişmeye başlayan
zigottan söz ederken, "alak" kelimesini kullanmaktadır:
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı
bir "alak"tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. (Alak
Suresi, 1-3)
"Alak" kelimesinin Arapçadaki anlamı ise, "bir
yere asılıp tutunan şey" demektir. Hatta kelime asıl olarak deriye
yapışarak oradan kan emen sülükler için kullanılır.
Kuşkusuz, anne karnında gelişmekte olan zigotu
bu özelliğiyle tarif eden bir kelime kullanılması, Kuran'ın alemlerin
Rabbi olan Allah'ın sözü olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.
Kemiklerin Kasla Sarılması
 Anne karnında gelişimini tamamlayan bebeğin
kemikleri tam olarak Kuran'da haber verildiği gibi belli
bir dönem sonra kaslarla sarılmaktadır. |
Kuran ayetlerinde haber verilen bir diğer önemli
bilgi ise, insanın anne rahmindeki oluşum aşamalarıdır. Ayetlerde,
anne karnında önce kemiklerin oluştuğu, daha sonra ise kasların
ortaya çıkarak bu kemikleri sardığı şöyle haber verilmektedir:
Sonra o su damlasını bir alak
(hücre topluluğu) olarak yarattık; ardından o alak'ı bir çiğnem
et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik
olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka
yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne
yücedir. (Müminun Suresi, 14)
Anne karnındaki gelişimi inceleyen bilim dalı embriyolojidir.
Ve embriyoloji alanında, yakın zamana kadar kemiklerle kasların
birlikte ortaya çıkarak geliştikleri sanılmıştır. Ancak gelişen
teknoloji sayesinde yapılan daha ileri mikroskobik incelemeler,
Kuran'da bildirilenlerin eksiksiz bir şekilde doğru olduğunu ortaya
koymuştur.
Bu mikroskobik incelemeler göstermektedir ki, anne
karnında, tam ayetlerde tarif edildiği gibi bir gelişme gerçekleşir.
Önce embriyodaki kıkırdak doku kemikleşir. Daha sonra ise kas hücreleri
kemiklerin etrafındaki dokudan seçilerek biraraya gelir ve bu kemikleri
sarar.
Bu durum, Developing Human (Gelişen İnsan) adlı
bilimsel bir yayında şöyle tarif edilmektedir:
6. haftada kıkırdaklaşmanın devamı
olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde ortaya çıkar. 7. hafta
sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme başlamıştır. Kemikler oluşmaya
devam ederken kas hücreleri kemiği çevreleyen dokudan seçilerek
kas kitlesini meydana getirirler. Kas dokusu bu şekilde kemiğin
etrafında ön ve arka kas gruplarına ayrışır. 51
Kısacası insanın Kuran'da tarif edilen oluşum aşamaları,
modern embriyolojinin bulgularıyla tam bir uyum içindedir.
 İnsanın anne karnındaki gelişiminin pek
çok aşaması Kuran'da haber verilmiştir. Müminun Suresi'nin
14. ayetinde bildirildiği gibi anne karnındaki embriyonun
ilk aşama olarak kıkırdak dokusu kemikleşir. Ve daha sonra
bu kemikler kas hücreleri tarafından sarılmaya başlanır.
Allah bu gelişimi Kuran'da, "... daha sonra o çiğnem
et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere
de et giydirdik..." ifadesiyle en açık şekilde tarif
etmiştir. |
Bebeğin Rahimdeki Üç
Karanlık Evresi
Kuran'da insanın anne karnında üç aşamalı bir yaratılışla
yaratıldığı bildirilmektedir:
... Sizi annelerinizin karınlarında,
üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa
(dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk
O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?
(Zümer Suresi, 6)
Yukarıdaki ayette Türkçeye "üç karanlık içinde"
olarak çevrilmiş olan Arapça "fi zulumatin selasin" ifadesi embriyonun
gelişimi sırasında bulunduğu üç karanlık bölgeye işaret etmektedir.
Bu bölgeler sırasıyla:
a) Batın karanlığı
b) Rahim karanlığı
c) Döl yatağı karanlığıdır.
Görüldüğü gibi bugün modern biyoloji, bebeğin embriyolojik
gelişiminin yukarıdaki ayette bildirildiği şekilde, üç farklı karanlık
bölgede gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Ayrıca embriyoloji alanındaki
gelişmeler bu bölgelerin de üçer katmandan oluştuğunu göstermiştir.
Batın duvarı üç
tabakadan oluşur: Dış kas plakaları, iç kas plakaları, çapraz kaslar.
52
Benzer bir şekilde rahim duvarı da üç katmandan
oluşur: Epimetrium, miyometrium ve endometrium. 53
Aynı şekilde embriyoyu saran kese
de üç katmandan oluşur: Amniyon (rahimde fetusu saran en iç zar-
amnion), koryon (orta amniyon zarı- chorion) ve desidüa (dış amniyon
zarı- decidua). 54
Ayrıca ayette, insanın anne karnında, birinden
diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine işaret edilmektedir.
Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin anne
karnındaki embriyolojik gelişiminin üç farklı devrede gerçekleştiğini
de ortaya koymuştur. Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı olarak
okutulan bütün embriyoloji kitaplarında bu konu en temel bilgiler
arasında yer alır. Örneğin, embriyoloji hakkında temel başvuru kitaplarından
biri olan Basic Human Embryology (Temel İnsan Embriyolojisi) isimli
kaynakta bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
Rahimdeki hayat 3 EVREDEN oluşur;
preembriyonik (ilk 2,5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar)
ve fetal (8. haftadan doğuma kadar). 55
Zümer Suresi'nin 6. ayetinde insanın anne karnında,
birinden diğerine farklılaşan üç ayrı bölgede meydana
geldiğine işaret edilmektedir. Gerçekten de bugün modern
embriyoloji bilimi, bebeğin anne karnındaki embriyolojik
gelişiminin üç farklı bölgede gerçekleştiğini ortaya
koymuştur.
|
Bu evreler bebeğin farklı gelişim aşamalarını içerir.
Bu üç gelişim safhasının belli başlı özellikleri kısaca şöyledir:
- Preembriyonik evre:
Bu ilk evrede zigot bölünerek çoğalır, bir hücre
kitlesi haline geldikten sonra kendini rahim duvarına gömer. Hücreler
çoğalmaya devam ederken 3 tabaka halinde organize olurlar.
- Embriyonik evre:
İkinci evre toplam 5,5 hafta sürer ve bu süre boyunca
canlı "embriyo" olarak adlandırılır. Bu evrede hücre tabakalarından
bedenin temel organ ve sistemleri ortaya çıkar.
- Fetal
evre:
Bu döneme girildiğinde, embriyo artık "fetus" olarak
adlandırılır. Bu dönem gebeliğin 8. haftasından itibaren başlar
ve doğuma kadar sürer. Bir önceki dönemden ayırt edici özelliği
fetusun yüzü, elleri ve ayaklarıyla belirgin, insan dış görünümüne
sahip bir canlı olmasıdır.
Dönemin başında 3 cm boyunda olmasına rağmen tüm
organları ortaya çıkmıştır. Bu dönem 30 hafta kadar sürer ve gelişme
doğum haftasına kadar devam eder.
Blinen bütün hayat formları yaşamak için
suya ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden hayvanlar kurak bölgelerde,
metabolizmalarını su kaybından koruyan, suyun kullanımından
maksimum fayda sağlayan mekanizmalara sahip olarak yaratılmışlardır.
Eğer vücutta çeşitli sebeplerle su kaybı oluşur ve bu
eksiklik giderilmezse birkaç gün içinde ölüm olur. 17.
yüzyılın ünlü bilim adamı Jan Baptista van Helmont da,
1640 yıllarında suyun bitkinin gelişimi için topraktaki
en önemli unsur olduğunu keşfetmiştir.
|
Anne rahmindeki gelişim ile ilgili bu bilgiler,
ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sayesinde elde
edilmiştir. Ancak görüldüğü gibi bu bilgilere de, diğer pek çok
bilimsel gerçek gibi, mucizevi bir biçimde Kuran ayetlerinde dikkat
çekilmiştir. İnsanlığın tıbbi konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip
olmadığı bir dönemde, Kuran'da bu derece ayrıntılı ve doğru bilgiler
verilmiş olması, elbette Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun açık bir
delilidir.
İNSANIN SUDAN
YARATILIŞI
Allah, her canlıyı sudan yarattı.
İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde
yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini
yaratır. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Nur Suresi,
45)
O inkar edenler görmüyorlar
mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz
onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar
mı? (Enbiya Suresi, 30)
Ve insanı bir sudan yaratıp
onu, neseb ve sihriyyet (sahibi) kılan O'dur. Senin Rabbin güç yetirendir.
(Furkan Suresi, 54)
Canlıların ve insanın yaratılışı konusundaki ayetlere
baktığımızda, bu yaratılışların mucizevi şekilde olduğunu açıkça
görürüz. Bu mucizevi yaratılış şekillerinden biri, canlıların sudan
yaratılmasıdır. Pek çok ayette açıkça ifade edilen bu bilgiye insanların
ulaşmaları ise, yüzyıllar sonra mikroskobun icadı ile mümkün olmuştur.
Bugün en temel ansiklopedilerde "Su, canlı maddenin
en büyük öğesidir. Canlı organizmaların ağırlığının %50-90'ı sudur"
ifadeleri yer almaktadır. Ayrıca bütün biyoloji kitaplarında bahsi
geçen standart bir hayvan hücresinin sitoplazması (hücrenin temel
maddesi) da %80 sudan oluşur. Sitoplazmanın analiz edilip bilimsel
kayıtlara geçirilmesi, Kuran'ın indirilmesinden yüzyıllar sonra
gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bugün bilim dünyasının kabul ettiği
bu gerçeğin Kuran'ın indirildiği dönemde bilinmesi kuşkusuz ki mümkün
değildi. Ancak buna rağmen insanların keşfinden 14 yüzyıl önce Kuran'da
bu bilgiye dikkat çekilmiştir. |