ALLAH'IN İSİMLERİ
REZZAK
Rızık veren, insanların faydasına
olmak üzere nimetlerini veren
Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin
kuvvet sahibi olan Allah'tır. (Zariyat Suresi, 58)
Dümdüz bir zeminden oluşan, içinde ne dağ ne deniz
olan çok farklı bir dünyada gözlerinizi açtığınızı düşünün. Üzerine
bastığınız toprak siyah ve kupkuru. İçinde hiçbir bitki yetişmiyor,
üzerinde hiçbir hayvan yaşamıyor. Yalnızca insanların yiyebilmesi
için acı bir ot çıkıyor. İnsanların beslenmesi için bu ottan başka
hiçbir şey yok. Toprağı kazsanız da, ekseniz de hiç ürün vermiyor.
Yaşadığınız yerde su da yok. Su içmek için kilometrelerce ileride
bulunan bir kaynağa gitmeniz ve oradan su taşımanız gerekiyor. İşte
siz böyle bir dünyada doğduğunuzda yaşamınızı sürdürebilmek için
hayatınız boyunca o acı ottan yersiniz, su içmek için de her gün
kilometrelerce yürürsünüz. Bu zorlukların hepsine de ölene kadar
katlanırsınız. Ve bir gün bile "neden bu topraktan sulu ve güzel
kokulu meyveler, birbirinden lezzetli sebzeler ve çeşit çeşit yemişler
çıkmıyor?" demezsiniz. Çünkü hayatınız boyunca karşılaşmadığınız
için toprağın böyle ürünler verebileceğini bilmezsiniz.
Kuluna karşı çok şefkatli ve merhametli olan Allah,
insanları içinde sayılamayacak kadar çok nimetle dolu olan topraklarda
yaşatır. Öyle ki insan toprağı ekip biçmeden bile toprak yemyeşil
ürünler ve başaklar verir. İçinden sarı, kırmızı, yeşil, turuncu
meyve ve sebzeler çıkar. Masmavi denizlerin içi ise yine binlerce
çeşit ve lezzette balıklarla doludur. Bütün bunların yanında Allah
insanlara hem yerdeki hayvanların etini, hem de gökteki kuşun etini
yedirir, hayvanların içinden tertemiz süt çıkarır, arılara bal yaptırır...
Bütün bunları insanlara Allah bağışlamaktadır.
"Eğer O, rızkını twutsa (vermese),
rızkınızı verecek olan kimmiş?" (Mülk Suresi, 21) ayetinde
bildirildiği gibi Allah dilerse toprak ürün vermez, yağmur yağmaz,
her yer kupkuru ve çorak olur. Fakat Allah Rahman ve Rahimdir, insanlara
katından bağışladığı rızıkları sözle ifade etmek mümkün değildir.
Kullarına sayısız nimet bahşeden Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Ey insanlar, Allah'ın üzerinizdeki
nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında
bir başka yaratıcı var mı? O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse nasıl
olur da çevriliyorsunuz? (Fatır Suresi, 3)
Allah yukarıda sayılan tüm nimetleri insanlara
dünya hayatında bağışlar. Cennette ise müminler için çok daha güzeli
vardır. Öyle ki Kuran'da, "Artık hiçbir nefis, yaptıklarına karşılık
olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız
nimetlerin) saklandığını bilmez" (Secde Suresi, 17) şeklinde
buyrularak cennetteki nimetlerin üstünlüğüne dikkat çekilmiştir.
Cehenneme girenler ise boğazları parçalayan darı
dikeniyle, zakkum ağacıyla ve kaynar suyla karşılaşacaklardır. Sonsuza
kadar da bunlardan başka hiçbir şey bulamayacaklardır. (Duhan Suresi,
43-49) Ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
De ki: "Göklerden ve yerden sizlere
rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi
ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren
kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine
de korkup-sakınmayacak mısınız?" (Yunus Suresi, 31)
Çünkü Allah, yaptıklarının en güzeliyle
karşılık verecek ve onlara Kendi fazlından artıracaktır. Allah,
dilediğini hesapsız rızıklandırır. (Nur Suresi, 38)
SAMED
Hacetlerin bitirilmesi, ızdırapların
giderilmesi için tek merci olan
Allah, Samed'dir (herşey O'na muhtaçtır,
daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır). (İhlas Suresi, 2)
Tüm evrende gerçek güç sahibi olan yalnızca Allah'tır.
İnsanın karşılaştığı her türlü sıkıntıyı, zorluğu, ihtiyacı giderebilecek
olan da ancak O'dur.
İnsanlar kimi zaman kendilerini yaratan Rabbimizi
unutup O'ndan başka veliler edinir; gücü, onuru ve yardımı onların
yanında bulmaya çalışırlar. Oysa bu insanlar bir aldanış içindedirler;
çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah'tan başka güç sahibi
yoktur. Allah dilemedikçe hiç kimsenin bir başkasına faydası veya
zararı dokunamaz. Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmiştir:
Onlar, müminleri bırakıp kafirleri
dostlar (veliler) edinirler. 'Kuvvet ve onuru (izzeti)' onların
yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, 'bütün kuvvet ve onur,' Allah'ındır."
(Nisa Suresi, 139)
İnsan için her türlü sıkıntıdan kurtulmanın tek
yolu 'bütün kuvvet ve onur'un sahibi olan Allah'a sığınmaktır. Çünkü
Rabbimiz, sıkıntı ve ihtiyaç içinde olup Kendisine yönelen samimi
kullarına icabet eder ve onların üzerindeki zorlukları, sıkıntıları
kaldırır. Neml Suresi'nde Allah'ın salih kullarına icabeti şöyle
haber verilmiştir:
Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana,
Kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve
sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir
ilah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz. (Neml Suresi, 62)
Yukarıdaki ayette insanların Allah'ın icabetine
karşılık nankörlük yapabildikleri, Allah'ın kendileri üzerindeki
şefkati ve merhametini fark edemedikleri veya unuttukları da bildirilmiştir.
Oysa Allah, "De ki: "Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi
Allah kurtarmaktadır..." (Enam Suresi, 64) ayetiyle haber
verildiği gibi, her türlü sıkıntıdan insanı kurtaran tek mercidir.
Bunun karşılığında insanın yapması gereken ise, bu icabeti görmek,
gördüğünün önemini düşünebilmek ve bu düşünceler sonunda Allah'a
teslim olarak şükredici bir kul haline gelmektir.
SADIK
Vaadine sadık, doğru
(Bu,) Allah'ın va'didir; Allah, vadinden
geri dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 6)
Allah insanları yaratmış, onlara iyiliği emredip
kötülükten men eden elçiler ve bu elçilerle beraber doğru yolu gösteren
Kitaplar göndermiştir. Bu kitaplardan Kuran, Allah'ın insanları
karanlıktan aydınlığa, doğru yola çıkarmak için gönderdiği son hak
kitabıdır.
Kuran'da Allah kendisine inananlara da, inanmayanlara
da bazı vaatlerde bulunmuştur. İnkarcılar için vaat, dünyada sıkıntılı
bir geçim, ahirette ise sonsuza kadar azap çekecekleri cehennemdir.
Ancak bu kesin gerçeğe ihtimal vermeyen inkarcılar Allah'ın vaat
ettiği azapla karşılaşmayacakları zannı içindedirler. Son derece
büyük bir yanılgı içinde olan bu insanlara Allah şöyle buyurmaktadır:
Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini
istiyorlar; Allah, va'dine kesin olarak muhalefet etmez... (Hac
Suresi, 47)
İnananlara vaat edilen ise dünyada da ahirette
de hoşnutluk içinde bir yaşamdır ve onlar Allah'ın bu vaadini yerine
getireceğine kesin olarak iman ederler. Allah dünyada salih kullarına
olan vaadini Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Allah, içinizden iman edenlere ve
salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan
öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde
'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği
dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları
korkularından sonra güvenliğe çevirecektir... (Nur Suresi, 55)
Müminlere ahiret için vadedilen ise sonsuza kadar
hoşnutluk içinde yaşanacak bir hayattır. Bu hayat, Allah'ın kesin
bir vaadidir ve kuşkusuz 'Allah vadinden cayıp dönmeyendir'. Ayetlerde
şöyle buyrulmaktadır:
İman edip salih amellerde bulunanlar,
Biz onları altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere
sokacağız. Bu, Allah'ın gerçek olan va'didir. Allah'tan daha doğru
sözlü kim vardır?" (Nisa Suresi, 122)
Rabbinin sözü, doğruluk bakımından
da, adalet bakımından da tastamamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek
yoktur. O, işitendir, bilendir. (Enam Suresi, 115)
De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse
Allah'ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim'in dinine uyun. O,
müşriklerden değildi." (Al-i İmran Suresi, 95)
SAİK
Cehenneme süren
Suçlu-günahkarları susamışlar olarak
cehenneme süreceğiz. (Meryem Suresi, 86)
İnsan Allah'a kul olmak için yaratılmış ve bu kulluk
görevini yerine getirip getirmeyeceğinin sınanması için dünyaya
gönderilmiştir. Dünyada ihtiyaç duyacağı herşeyi Allah var etmiş,
kendisine çeşit çeşit nimet sunulmuştur. Ama insanların bir kısmı
Allah'ın verdiği tüm nimetlere rağmen var oluş amacını unutmuş ve
nankörlük etmiş, isyanda bulunmuştur.
Elbette insanların dünyada içinde bulundukları
isyan karşılıksız kalmayacaktır çünkü Allah sonsuz adalet sahibidir.
Allah kendisini inkar eden, büyüklenen inkarcıların nasıl bir sona
uğrayacaklarını aşağıdaki ayetleriyle bildirmiştir:
Tıpkı Firavun ailesi ve onlardan
öncekilerin gidiş tarzı gibi. Ayetlerimizi yalanladılar, böylece
Allah günahları nedeniyle onları yakalayıverdi. Allah, (cezayla)
sonuçlandırması pek şiddetli olandır. İnkar edenlere de ki: "Yakında
yenilgiye uğratılacaksınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz."
Ne kötü yataktır o. (Al-i İmran Suresi, 11-12)
Ayetlerde bildirildiği gibi aşağılanmış bir şekilde
topluca cehenneme sürülen inkarcıların oradaki pişmanlıkları da
Kuran'da bildirilmiştir. Dünyada yaşadıkları hayat boyunca kendilerine
Allah'a kulluk etmek için sayısız fırsat verilmiş, hatırlatmalar
gelmiş ama onlar yine de yüz çevirip büyüklenmişlerdir. Bunun sonucu
olarak söz konusu kişilerin hesap gününde durumlarının nasıl olacağı
ayetlerde şöyle haber verilmektedir
... Azabı gördükleri zaman, o zalimleri
bir görsen; "Geri dönmeye bir yol var mı?" derler.
Onları görürsün; zilletten başları
önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla
sezdirmeden bakarlar. İman edenler de: "Gerçekten hüsrana uğrayanlar,
kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba (veya yandaş)larını
da hüsrana uğratmışlardır" dediler. Haberiniz olsun; gerçekten zalimler,
kalıcı bir azap içindedirler. (Şura Suresi, 44-45)
SANİ
Sanatçı, nihayetsiz güzellikleri
sanatının içinde yaratan
Dağları görürsün de, donmuş sanırsın;
oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Herşeyi 'sapasağlam
ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz
O, işlediklerinizden haberdardır. (Neml Suresi, 88)
Yeryüzünde yaratılan canlı ve cansız her varlıkta
üstün bir aklın, sonsuz bir ilmin birçok deliline rastlamak mümkündür.
Kuşkusuz bunlar Allah'ın Alim sıfatısın tecellilerindendir. Ancak
bu varlıklarda dikkat çeken çok önemli bir özellik daha vardır:
çok ince bir sanat. Allah'ın 'Sani' sıfatı yarattığı herşeye son
derece estetik bir görünüm, kusursuzluk, ince ve benzersiz bir sanat,
uyum ve dizayn olarak yansır.
Örneğin insan bedenini inceleyecek olursak kusursuz
ve eksiksiz bir şekilde dizayn edildiğini görürüz. Tüm organlar
olmaları gereken yerlere yerleştirilmiş; örneğin gözlerin yeri ile
göğüs kafesinde korunan kalbin yeri hem birçok hikmete binaen belirlenmiş,
hem de göze en hoş görünecek şekilde yaratılmıştır. İnsan vücudunun
dış görünümünde simetriyi sağlayan 'altın bir oran'dan bahsetmek
mümkündür; nitekim ressamlar yaptıkları çizimlerde bu 'altın oranı'
kullanmaktadırlar. Öyle ki her insanın ağzı, burnu, gözleri son
derece ince bir oranla olmaları gereken yere yerleştirilmiştir.
Yine bedendeki simetri de ilk bakışta herkesin dikkatini çekebilecek
şekildedir.
Allah birbirinden çok farklı canlılarda yine 'Sani'
sıfatını yansıtacak detaylar yaratmıştır. Hiçbirinin dış görünümü
bir diğerine benzemez. Tropikal bir kuşun kanatlarında ya da bir
çiçeğin yapraklarında fosforlu renkler kullanılırken; bir kelebeğin
kanatlarında çok farklı tonlar yaratılmıştır. Aynı şekilde bir sürüngen
ile, bir kuşun veya bir deniz canlısının görünümü de şekil olarak
birbirinden apayrıdır, hiçbir benzerlik taşımaz.
Bitkiler aleminde de, Allah'ın sonsuz sanatını
gözlemek mümkündür. Öyle ki, "Yerde sizin için
üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi)..."
(Nahl Suresi, 13) ayetinde bildirildiği gibi Allah birbirinden
farklı milyonlarca çeşit bitki ve çiçek yaratmıştır. Hepsinin kokusu,
biçimi, rengi, simetrisi farklı farklıdır. Tek bir çiçeğin, örneğin
bir orkidenin bile belki yüzlerce farklı görünümde, farklı renkte
çeşidi vardır. Aynı şekilde tek bir çiçeğin, örneğin bir gülün birbirinden
farklı pek çok rengi ve bu renklerin de kendi içlerinde farklı tonları
vardır. Kuşkusuz bu renkler, tonlar, desenler apaçık bir sanatın
göstergesidirler.
Ve Allah bu kadar farklı görünümde ama her biri
son derece estetik olan çeşidi gözler önüne sererek sanatındaki
sonsuzluğu insanlara göstermiştir. Dileseydi her canlı türünden
tek bir çeşit de yaratabilirdi. Fakat çok fazla çeşit yaratarak
insanları hayrete düşürecek bir sanat meydana getirmiştir. Elbette
bu sanatı kitap sayfalarında tarif etmek, eksiksiz olarak örneklendirmek
mümkün değildir. Çünkü insan, dünya üzerinde kafasını çevirdiği
her yerde bu sanatın örnekleriyle karşılaşacaktır. Allah kusursuzca
yaratandır.
SELAM
Her türlü tehlikelerden kullarını
selamete çıkaran, cennetteki kullarına selam eden
O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur.
Melik'tir; Kuddûs'tur; Selam'dır; Mü'min'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir;
Cebbar'dır; Mütekebbir'dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından
çok yücedir. (Haşr Suresi, 23)
Allah Kendisine inananlara sonsuz cenneti müjdelemiştir.
Ancak göz ardı edilen bir gerçek vardır ki, iman edenler yalnızca
ahirette değil dünyada da güzel bir yaşamla ödüllendirilmişlerdir.
Allah, dünyadaki ve ahiretteki bu müjdeyi Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın
katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının
en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir
mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu
güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının
en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)
Kuşkusuz dünyadaki ve ahiretteki güzel yaşam, kulları
üzerinde sonsuz bir şefkat sahibi olan Allah'ın 'Selam' sıfatının
tecellilerindendir. Dünyada güzel bir hayatla yaşayan, Rabbimize
kulluk edip yaptığı salih amellerden ecir kazanan mümin, ahirette
de 'hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak' cennete girecektir. Allah
samimi kullarının ahirette karşılaşacakları ortamı Kuran'da şöyle
haber vermiştir:
Cennet de, muttakiler için, uzakta
değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır.
Bu, size vadolunandır; (gönülden
Allah'a) yönelip-dönen (İslam'ın hükümlerini) koruyan,
Görmediği halde Rahman'a karşı 'içi
titreyerek korku duyan' ve 'içten Allah'a yönelmiş' bir kalb ile
gelen içindir.
"Ona 'esenlik ve barış (selam)la'
girin. Bu, ebedilik günüdür."
Orda diledikleri herşey onlarındır;
katımızda daha fazlası da var. (Kaf Suresi, 31-35)
Allah'ın Selam sıfatı aynı zamanda cennete kabul
ettiği kullarına selam vermesi anlamına da gelir. Allah, Yasin Suresi'nin
58. ayetinde "Çok esirgeyen Rabb'dan onlara
bir de sözlü "Selam" (vardır)" şeklinde buyurarak cennete
giren insanlara sözlü olarak selam vereceğini bildirir. Kuşkusuz
Allah'ın selamı müminler için olabilecek en büyük müjdedir. Ayetlerde
şöyle buyrulmaktadır:
İşte onlar, sabretmelerine karşılık
(cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik
dileği ve selamla karşılanırlar. (Furkan Suresi, 75)
SEMİ
İşiten
Şüphesiz, kendilerine gelmiş bulunan
hiçbir delil olmaksızın, Allah'ın ayetleri konusunda mücadele edenlere
gelince; onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük
(isteğin)den başkası yoktur. Artık sen Allah'a sığın. Şüphesiz O
hakkıyla işiten, hakkıyla görendir. (Mümin Suresi, 56)
İnsana şah damarından daha yakın olan Allah, herşeyi
gören olduğu gibi işitendir de. Allah kainattaki her sesi duyar.
Uçsuz bucaksız uzayda büyük bir hızla ilerleyen galaksilerin, gezegenlerin,
gök taşlarının seslerini duyduğu gibi, mikroalemde yaşayan ve insanların
gözle asla göremeyeceği milyarlarca canlının da sesini duyar. Çünkü
kendisi tüm bunları yaratandır. Allah toprağın altında yarılan tohumun
da, gökyüzünde çakan şimşeğin de, yere düşen bir yağmur tanesinin
veya uçan bir kuşun kanat sesini de işitir. Bu gerçek "Dedi ki: "Benim Rabbim, gökte ve yerde
söylenen-sözü bilir; O, işitendir, bilendir" (Enbiya Suresi, 4)
ayetiyle bizlere bildirilmiştir. Kuşkusuz Allah'ın büyüklüğünün
ve kudretinin delillerinden biri tüm kainattaki canlı ve cansız
bütün sesleri aynı anda işitmesidir.
Allah yaşayan tüm insanların Kendisine gizlice
yönelerek ettikleri bütün duaları aynı anda işitir ve aynı anda
icabet eder. Nitekim bir başka ayette "Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak
ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına
cevap veririm..." (Bakara Suresi, 186) diye bildirilmiştir.
Allah katında zaman ve mekan olmadığı, Allah her an her yerde olduğu
için bu, O'na göre çok kolaydır. Aynı zamanda gizli fısıltıların,
konuşmaların da hepsini duyar.
Allah kalpleri ürpererek Kendisine dua edenlerin,
gizlice yönelip dönenlerin seslerini işittiği gibi isyan edenlerin,
kalpleri inkarda direnenlerin de seslerini, kurdukları planların
en ince noktalarını da işiterek bilir. O'nun ilmi her yeri kuşatmış,
hiçbir canlı O'ndan gizli bir tek söz sarfedememiştir ve edemeyecektir.
Bunu ahirette, ağzından çıkan her sözün karşısına getirildiğini
görünce daha iyi anlayacaktır.
De ki: "Size yarara da, zarara da
güç yetirmeyen Allah'tan başka şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah,
işitendir, bilendir." (Maide Suresi, 76)
Böylece Rabbi, duasını kabul etti
ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı. Çünkü O,
işitendir, bilendir. (Yusuf Suresi, 34)
ŞAFİ
Şifa veren
"Hastalandığım zaman bana şifa veren
O'dur;" (Şuara Suresi, 80)
İnsanın acizliğini kavradığı ve ne kadar muhtaç
konumda olduğunu en çok fark ettiği anlardan biri şüphesiz hasta
olduğu andır. Allah insana bu duyguyu yaşatmak için hepsi birbirinden
farklı yüzlerce hastalık yaratmıştır. Her hastalığın kişi üzerinde
meydana getirdiği bedensel ve ruhsal etkiler birbirinden çok farklıdır.
Ancak hepsi hikmetli bir yaratılışın delilidir. Gözle bile görülemeyen
bir virüsün insanı tanınmayacak hale sokması, vücuda giren bir mikrobun
kimi zaman teşhis dahi edilememesi, Allah'ın gücünün en açık delillerindendir.
Bilim adamlarının tek bir virüsü ortadan kaldırmak için yaptıkları
deneyler, araştırmalar Allah'ın yaratmadaki üstünlüğünü gözler önüne
serer.
Hastalığı veren Allah olduğu için bu hastalığın
geçmesi de ancak Allah'ın dilemesi ile olur. Allah dilediği takdirde
Şafi sıfatı ile verdiği hastalığı ortadan kaldırır. Nitekim Allah
dilemedikçe tüm dünyanın doktorları, en gelişmiş teknolojik aygıtlar,
keşfedilen en son ilaçlar biraraya gelse yine de o kişinin hastalığının
iyileşmesi imkansızdır. Kullanılan ilaçların hepsi, hastalığın iyileşmesi
için birer vesiledir. Eğer Allah dilerse uygulanan tedaviyi vesile
kılarak kişinin iyileşmesine izin verir. Ne var ki Allah dilemedikçe
çok basit gibi görünen bir hastalık dahi kişinin ölümüne sebebiyet
verebilir.
Bu durumda insanın yapması gereken, kendi aczinin
yanında Rabbimizin sonsuz gücünü görebilmek ve sıkıntı içinde olduğu
her an O'ndan yardım dilemektir. Mümin bilmelidir ki, hiçbir zaman
Allah'tan başka bir yardımcı ve veli bulamayacaktır. Hz. Eyüp bu
konuda Kuran'da örnek gösterilen, Allah'a teslimiyetli tavrıyla
övülen bir elçidir. Hz. Eyüb'ün şeytan tarafından kendisine dokundurulan
sıkıntı karşısında gösterdiği güzel ahlak, sabır ve tevekkül tüm
müminlere örnek olmuştur: Konuyla ilgili ayette şöyle buyrulmaktadır:
Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu:
"Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin
en merhametli olanısın." (Enbiya Suresi, 83)
Bu çağrının ardından Allah onun duasına icabet
etmiş ve onu bu sıkıntıdan kurtarmıştır. Hz. Eyüp ise sabretmenin
ve yalnızca Allah'a yönelip dönmenin büyük ecrini almıştır.
ŞEFİ
Şefaatçi
Yoksa Allah'tan başka şefaat ediciler
mi edindiler? De ki: "Ya onlar, hiçbir şeye malik değillerse ve
akıl da erdiremiyorlarsa?" De ki: "Şefaatin tümü Allah'ındır. Göklerin
ve yerin mülkü O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz." (Zümer Suresi,
43-44)
Allah'a şirk koşarak iman edenler O'nun huzuruna
getirildiklerinde mutlaka bir şefaatçinin arkasına sığınacaklarını
ve o şefaatçinin kendilerine yardımcı olacağını zannederler. İnançlarına
göre bu şefaatçi kimi zaman onların günahlarını yüklenecek, kimi
zaman da onları savunarak temize çıkaracaktır. Bu yüzden dünya hayatında
sürekli bu sözde şefaatçiyi razı etmeye çalışırlar, daima onu zikrederler.
Halbuki bu asla gerçekleşmeyecek olan bir zandır. Allah birçok ayetinde
din gününde -Allah'ın dilemesi dışında- kimsenin kimseye şefaatte
bulunamayacağını bildirmiştir. Bu ayetlerden biri şöyledir:
Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu)
edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla
(Kur'an'la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake
düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi
vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz... (Enam Suresi,
70)
O gün kimse kimse ile dost değildir, kimse de bir
başkasının günahını yüklenemez. Allah ancak Kendisinden hoşnut olunacak
kişinin şefaat edebileceğini söyler. Bu kişi de elbette yalnızca
doğruyu söyleyecektir. İnkar edenler için o gün ne bir yardımcı
ne de bir şefaatçi vardır. Hiç kimse kimse adına bir şey ödeyemez.
O gün hiçbir destek, hiçbir alış veriş ve hiçbir şefaat yoktur.
Hiçbir insanın Allah'tan başka velisi ve şefaatçisi de yoktur...
Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında
olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun
dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek
misiniz? (Secde Suresi, 4)
ŞARİH
Açan
Allah, kimin göğsünü İslam'a açmışsa,
artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah'ın
zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte
onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. (Zümer Suresi, 22)
Allah'ın ve ahiretin varlığı apaçıktır. Ancak buna
rağmen insanların çoğu iman etmezler. Gerçek bir imanın kalbe yerleşmesi
ise, ancak yukarıdaki ayette bildirildiği gibi Allah'ın kişinin
'göğsünü İslam'a açması' ile mümkündür. Bu yüzden iman, Allah'ın
bir insana verdiği en büyük nimettir. Allah'ın samimi kulları üzerindeki
fazlı ve rahmeti olmasa hiçbirinin kurtuluş bulması mümkün olmazdı.
Allah insanları yaratırken onlara kötülüğe yönlendiren nefsi vermiş
fakat bunun yanında nefse de 'fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğü)
ve ondan sakınmayı ilham' ederek samimi kullarının doğru yola ulaşabilmelerini
sağlamıştır.
Kişinin vicdanı vasıtasıyla ulaşabildiği bu doğru
yol elbette samimi imana sahip insanlara verilen bir nimettir. Allah
başka ayetlerde bu nimeti şöyle haber vermektedir:
... Ancak Allah size imanı sevdirdi,
onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve
isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır.
Allah'tan bir fazl (bir ihsan ve lütuf) ve bir nimet olarak... (Hucurat
Suresi, 7-8)
Tüm delillere rağmen nasıl yaratıldığını unutarak
inkara sapanların ise durumu elbette farklıdır. Allah vicdanını
kullanmayan, nefsine uyan bu insanların kalplerini İslam'a açmayacaktır.
Allah'ın bu kimseler için Kuran'da verdiği hüküm şöyledir:
Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan
da, uyarmasan da, onlar için fark etmez; inanmazlar. Allah, onların
kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler
vardır. Ve büyük azab onlaradır. (Bakara Suresi, 6-7)
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen
ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini
mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü?
Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt
alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)
ŞEHİD
Şahit olan, her zaman ve her
yerde hazır ve nazır olan
De ki: "Benimle aranızda şahid olarak
Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir."
(İsra Suresi, 96)
Allah ezeli ve ebedidir. Mutlak olan tek varlıktır.
Zamana ve mekana bağımlı değildir. Bu nedenle geçmiş ve gelecek
kavramları Allah katında birdir. Allah geçmişte olan bütün olayları
da gelecekte olacak olanları da bilir. Kainatın ilk yaratıldığı
andan itibaren, yok olacağı kıyamet gününe kadarki son ana kadar
herşeye şahit olandır.
Yaşanan her olayı, yapılan her konuşmayı bilir.
Allah katında gizli olan hiçbir şey yoktur. O'nun için gündüzün
aydınlığı da gecenin karanlığı da birdir. Allah 'gecenin örtüsü'
altında gizlenenlerin, biraraya gelerek fısıldaşanların bütün konuşmalarına
da şahittir. Cahil olan insan gece karanlığının günahlarını gizleyeceğine,
hiç kimse tarafından görülmeyeceğine ve bilinmeyeceğine inanır.
Oysa Allah insana her an, her yerde şahittir. Tek başınayken de
milyarlarca insanın arasındayken de insanın durumu Allah katında
aynıdır. Kuran'da bu durum şöyle haber verilmektedir:
Allah'ın göklerde ve yerde olanların
tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında
gizli toplantılar düzenleyip) Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri
mutlaka O'dur; beşin altıncısı da mutlaka O'dur. Bundan az veya
çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir.
Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz
Allah, herşeyi bilendir. (Mücadele Suresi, 7)
Allah tüm insanların her an, her saniye kalplerindeki
niyete, akıllarından geçen her düşünceye şahit olandır. Dünyada
insanların yaşadıkları her olaya şahit olan Allah hesap gününde
onlara yapmakta olduklarının tam karşılığını, eksiksizce verecektir.
Allah'ın kendisini görmeyeceğini, konuşmalarını duymayacağını zannedenler
ve gizli günahlarının karşılarına hiçbir zaman çıkmayacağını düşünenler,
kıyamet gününde ne kadar yanıldıklarını anlayacaklardır. Zira Allah
bir insanın doğduğu andan son nefesini verdiği ölüm anına kadar
yaşadığı her olaya tüm ayrıntıları ile şahit olmuştur. "Allah, hepsini
dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah,
onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır.
Allah, herşeye şahid olandır" (Mücadele Suresi, 6) ayetiyle bildirdiği
gibi de, insanın işlediği herşey ahirette tam karşılığını görecektir.
Ayetlerde şöyle buyrulur:
Senin içinde olduğun herhangi bir
durum, onun hakkında Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin
işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda,
Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre
ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha
küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı)
olmasın. (Yunus Suresi, 61)
Fakat Allah, sana indirdiğiyle şahidlik
eder ki, O, bunu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler de şahittirler.
Şahid olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 166)
Onlara vaadettiğimiz (azabın) bir
kısmını sana gösteririz veya senin hayatına son veririz (de görmen
ahirete kalır.) Onların dönüşleri Bizedir, sonra Allah işlediklerine
şahiddir. (Yunus Suresi, 46)
Biz ayetlerimizi hem afakta,
hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun
hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Herşeyin üzerinde Rabbinin
şahid olması yetmez mi? (Fussilet Suresi, 53)
ŞEKÜR
Kendi rızası için yapılan iyi
işlere daha güzeliyle karşılık veren
Eğer Allah'a güzel bir borç verecek
olursanız, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah
Şekûr'dur (şükrü kabul edip çok ihsan eden), Halim'dir (cezayı vermekte
acele etmeyendir). (Tegabün Suresi, 17)
Kuşkusuz Allah yeryüzünde insanlara sayısız nimet
vermiş ve bunların karşılığında da yalnızca şükredici bir kul olmalarını
emretmiştir. Allah İbrahim Suresi'nin 7. ayetinde şükrün önemine
şöyle dikkat çekmektedir: "Rabbiniz şöyle buyurmuştu:
"Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun,
eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir."
Elbette Allah'tan gelen tüm nimetlere karşılık
olarak şükretmekten kaçınan bir insanın karşılığı ahirette eksiksiz
olarak verilecektir. Bu, Allah'ın sonsuz adaletinin bir tecellisidir.
Ancak Allah kullarına karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Bir başka
ayetinde şöyle hükmetmiştir:
Gerçek şu ki, Allah zerre ağırlığı
kadar haksızlık yapmaz. (Bu ağırlıkta) Bir iyilik olursa, onu kat
kat kılar ve Kendi yanından pek büyük bir ecir verir. (Nisa Suresi,
40)
Yukarıdaki ayette de görüldüğü gibi Allah nankörlük
edeni azapla cezalandıracak ancak iyilikte bulunanların ecrini de
kat kat artıracaktır. Kim Allah için bir hayır işlerse hesap gününde
daha güzeliyle karşılığını alacaktır. Kim Allah için bir sevapta
bulunursa hesap gününde daha iyisiyle karşılaşacaktır.
İşte Allah, iman edip salih amellerde
bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: "Ben buna karşı
yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum. "Kim bir
iyilik kazanırsa, Biz ondaki iyiliği artırırız. Gerçekten Allah,
bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir. (Şura Suresi, 23)
Çünkü (Allah,) ecirlerini noksansız
olarak öder ve Kendi fazlından onlara artırır. Şüphesiz O, bağışlayandır,
şükrü kabul edendir. (Fatır Suresi, 30)
Derler ki: "Bizden hüznü giderip
yok eden Allah'a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır,
şükrü kabul edendir." (Fatır Suresi, 34)
TEVVAB
Tevbeleri kabul edip günahları
bağışlayan
Ancak tevbe edenler, (kendilerini
ve başkalarını) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince);
artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim,
esirgeyenim. (Bakara Suresi, 160)
Allah'ın ayetlerinde de bildirdiği gibi insan 'cahil
ve nankör' olarak yaratılmıştır. Her an hata yapmaya, günah işlemeye,
zaafa düşmeye açık bir nefse sahiptir. Ayrıca kendisini sürekli
olarak Allah'a isyana sürüklemeye, vesvese vermeye çalışan şeytan
gibi bir de düşmanı vardır. Ancak insana sayılan bu olumsuzluklar
sebebiyle düşebileceği hataları telafi etmek için bir yol gösterilmiştir:
Tevbe etmek...
Yukarıda da belirttiğimiz gibi insan her an hataya
düşebilir, günah işleyebilir veya bir vesveseye kapılabilir. Ancak
ne kadar büyük bir hata yaparsa yapsın kendisi için bir dönüş yolu
vardır. Allah samimi olarak tevbe eden kullarının tevbelerini kabul
eder ve onları bağışlar. Bu yüzden bir insan geçmişinde ne kadar
gafil olursa olsun, umutsuzluğa kapılması doğru olmaz. Allah Kuran'da
şöyle haber verir:
(Benden onlara) De ki: "Ey kendi
aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden
umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O,
bağışlayandır, esirgeyendir. (Zümer Suresi, 53)
Ancak tüm bunların yanında unutulmaması gereken
çok önemli bir gerçek vardır:
Allah'ın (kabulünü) üzerine aldığı
tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik
tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul
eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. Tevbe; ne,
kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi
gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için
değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa Suresi,
17-18)
Yukarıdaki ayetlerde de bildirildiği gibi Allah,
ancak samimi kullarının tevbelerini kabul eder. Çünkü tevbe gerçek
bir pişmanlık ve bir daha tekrar etmeme kararı ile bir anlam kazanır.
Aksi takdirde tüm yaşamını Allah'ın emirlerine isyan edip, şeytanın
yoluna uyarak geçirmiş birinin ölümle karşılaştığı anda gerçeği
fark ettiğinden dolayı tavrını değiştirmesinin anlamı olmayacaktır.
Nitekim bu konuda Kuran'da Firavun'un samimiyetsiz tevbesinden şöyle
bahsedilmiştir:
Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik;
Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü.
Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğullarının
kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben
de Müslümanlardanım" dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan
etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. (Yunus Suresi, 90-91)
(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi)
de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara
dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti
ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını
iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul
etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
(Tevbe Suresi, 118)
Eğer Allah'ın sizin üzerinizde fazlı
ve rahmeti olmasaydı ve Allah gerçekten tevbeleri kabul eden hüküm
ve hikmet sahibi olmasaydı (ne yapardınız)? (Nur Suresi, 10)
VAHİD
Tek olan, Zatında, sıfatlarında,
işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri,
dengi bulunmayan
Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O'ndan
başka ilah yoktur; O, Rahman'dır, Rahim'dir (bağışlayan ve esirgeyendir).
(Bakara Suresi, 163)
Allah'ın büyüklüğünü kavrayamayan insanlar yüzyıllardır
Allah'a denk güçler bulmaya çalışmışlar ve bunun sonucunda gözlerinde
yücelttikleri şeylere tapmışlardır. Kimisi çok parlak ve güçlü gördüğü
için Güneş'i daha üstün tutmuş ve ona tapmış, kimisi de yıldızların
önünde eğilmiştir. Hatta bazıları tüm acizliklerine rağmen, kendilerinin
de güç sahibi olduklarını söyleme cesaretini göstermişlerdir. Kuran'da
Hz. İbrahim'le Allah'ın gücü ve birliği konusunda tartışan kişi
bu konuya verilebilecek en vurucu örnektir. Hz. İbrahim ise Allah'a
kimsenin ortak olamayacağını şöyle bir örnekle ispat etmiştir:
Allah, kendisine mülk verdi, diye
Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim:
"Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür
ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok, Allah Güneş'i
doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o inkarcı
böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete
erdirmez. (Bakara Suresi, 258)
Allah'tan başka ilahlar edinmek, yalnızca geçmişte
yaşayan insanlara mahsus bir akılsızlık değildir. Günümüzde de pek
çok insan Allah'a ortak koşarak, O'nun eşinin ve benzerinin olamayacağını
inkar eder. Bu kimseler belki görünürde Güneş, yıldızlar vs. gibi
birer put edinmemişlerdir; ama onlar da kendileri gibi aciz olan
diğer insanlara veya değer verdikleri metalara (zenginlik, güzellik,
güç vs.) taparlar. Örneğin, tüm yaşamlarını zenginlik, mal-mülk
edinmek uğruna harcar ve bu arada Allah'ın kendilerinden razı olup
olmadığını hiç düşünmezler. Allah'ı insanlarla, diğer varlıklarla
veya metalarla eş tutarlar ki bu da apaçık bir şirktir.
Allah yaratandır. Kimse güneşi batıdan getiremez,
kimse uzayda olağanüstü bir hızla genişleyen kainatı durduramaz,
kimse göğü ve yeri tutamaz ve kimse yoktan bir insan yaratamaz.
Bunları ancak kainatta tek olan ve eşi olmayan Allah yapar. Yaratanla
yaratılan ise asla eşit değildir. Kuran'da şirk koşulanların acizliğinden
şöyle bahsedilir:
Ey insanlar, (size) bir örnek verildi;
şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız
-hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile
yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da
ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi,
73)
... Yoksa Allah'a, O'nun yaratması
gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine
mi benzeşti? De ki: "Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir,
kahredici olandır. (Rad Suresi,16)
... Meryem oğlu Mesih İsa, ancak
Allah'ın elçisi ve kelimesidir. Onu ('OL' kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir
ve O'ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve elçisine inanınız; "üçtür"
demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak
bir tek ilahtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde
her ne varsa O'nundur. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 171)
VARİS
Servetlerin geçici sahipleri elleri
boş olarak yokluğa döndükten sonra varlığı devam eden, servetlerin
hakiki sahibi
Biz, yaşama biçimleriyle 'refah içinde
şımarıp azmış' nice şehri yıkıma uğrattık. İşte meskenleri; çok
az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturulabilmiş
değildir. (Onlara) Varis olanlar Biziz. (Kasas Suresi, 58)
İnsanlar dünyadaki yaşamları boyunca sürekli olarak
bir şeyler kazanmaya, zenginliklerini, mallarını, mülklerini artırmaya
çalışırlar. Hatta kimi insanda bu, öylesine büyük bir hırstır ki,
hayatı boyunca başka hiçbir amaç edinmeden, varlığının gerçek nedenini
hiç düşünmeden sabah akşam daha fazlasını elde etmek uğruna çalışıp
didinir. Ancak bu insanların göz ardı ettikleri bir gerçek vardır:
De ki: "Davranış (ameller) bakımından
en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi? Onların,
dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte
güzel iş yapmakta sanıyorlar. (Kehf Suresi, 103-104)
Evet, bu insanlar hayatları boyunca kendilerine
edindikleri boş bir amaç uğruna çaba harcayıp dururlar. Fakat bir
gün, belki de hiç beklemedikleri bir anda ölüm melekleri gelir ve
Allah'ın emriyle onların canlarını alır. Herkesin imrendiği büyük
bir servete sahip olan bu insanlar yalnızca bir beze sarılarak toprağın
birkaç metre altına gömülürler ve ahirete giderken hayatları boyunca
kazandıkları hiçbir şeyi yanlarında götüremezler. Toprağın içine
çıplak bedenlerinden başka hiçbirşey konmaz. Onlar istemeseler de
evleri, arabaları, tüm malları, toprakları ve evlatları geride kalır.
Ahirette yanlarında buldukları ise yalnızca takvaları ve Allah'a
olan yakınlıklarıdır.
Onların arkasından yeryüzüne mirasçı olan ise yalnızca
Allah ve O'nun zengin kıldığı samimi kullarıdır. Yukarıda da belirttiğimiz
gibi bir insan ne kadar isterse istesin malına, mülküne, dünyadaki
itibarına, zenginliğine sonsuza kadar sahip olamaz. Elindeki herşey
ona kısa bir süre kullanması için dünyada verilen nimetlerdir. Ancak
bu nimetleri veren Allah dilediği zaman kişinin canını alır ve malını
dünyada, bedenini de toprakta bırakarak Allah'ın huzuruna çıkarılır...
Şüphesiz Biz, gerçekten Biz yaşatır
ve öldürürüz ve varis olanlar Biziz. (Hicr Suresi, 23)
Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda
bulunmuştu: "Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların
en hayırlısısın." (Enbiya Suresi, 89)
VASİ
Geniş olan
Ey iman edenler, içinizden kim dininden
geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisinin onları sevdiği,
onların da Kendisini sevdiği müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere
karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının
kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır,
onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.
(Maide Suresi, 54)
Allah'ın genişliği tüm evreni kuşatmıştır. Yokluktan
varlığı yaratan Allah mekana bağımlı değildir, tüm mekanların üstündedir.
Çünkü mekanı da yaratan Allah'tır. Birçok toplumda Allah'ın göklerde
olduğu zannı yaygındır. Allah'a dua ettiklerinde insanlar, yüzlerini
göğe çevirerek batıl bir tutum içine girerler. Gerçekte ise;
"Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü
(kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir." (Bakara
Suresi, 115)
Oysa Allah, Kuran'da 'göklerin ve yerin Rabbi'
olduğunu bizlere bildirir. Bütün genişliğe sahip olanın da Kendisi
olduğunu söyler. Allah her yere istiva etmiştir. Allah'ın mülkü
geniştir. Nimetleri tükenmez, rahmetinin sınırı yoktur, bağışlaması
da çok geniş olandır. Kullarının tüm ihtiyaçlarını onlar hiçbir
şey yapmadan karşılayan Allah'ın rahmeti ve merhameti sonsuzdur.
'Vasi' sıfatı özellikle müminler üzerinde çok yoğun
olarak tecelli eder. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah'ın rahmeti
ve merhameti son derece geniştir. İnanan kullarını rahmetiyle sarıp
kuşatmıştır ve dünyada onları tüm düşmanlardan korur. Örneğin insanlardan
bazıları dine zarar verebilmek kastıyla müminlere gelecek nimetleri
engellemeye, onlara zorluk çıkarmaya çalışırlar. Veya münafıklar,
"... Allah'ın Resûlü yanında bulunanlara hiçbir
infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler..." (Münafikun
Suresi, 7) diyerek sözde inananlara zarar verebileceklerini
zannederler. Oysaki münafıkların göz ardı ettikleri bir gerçek vardır:
Allah, dilediği kulunu geniş rahmet hazinesinden zengin kılar. Çünkü
göklerin ve yerin hazineleri O'nundur. Allah'ın geniş rahmet sahibi
olduğu bir ayette şöyle bildirilir:
"Ve sizin dininize uyanlardan
başkasına inanıp güvenmeyin." De ki: "Şüphesiz doğru yol Allah'ın
dosdoğru yoludur. Size verilenin bir benzeri birine (İslam peygamberine)
veriliyor ya da Rabbinizin katında onlar (Müslümanlar) size karşı
deliller getiriyorlar, diye mi (bu telaşınız?) De ki: "Şüphesiz
'lutuf ve ihsan (fazl)' Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir.
Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir." (Al-i İmran Suresi, 73)
VEDUD
İyi kullarını seven, onları
rahmet ve rızasına erdiren, yahut sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya
tek layık olan
O, çok bağışlayandır, çok sevendir.
(Büruc Suresi, 14)
Allah insanları Kendisine kulluk etmeleri için
yaratmıştır. Fakat buna rağmen kimisi Allah'ı inkar eder, kimisi
de ölene kadar içten bir samimiyetle O'na sadık kalır. Allah, Kendisine
vefa gösteren kullarına çok yakındır, dua ettikleri zaman onları
işitir ve icabet eder, bir zorlukla karşılaştıklarında daima onların
yanındadır. Allah iman edenleri hayatlarının her döneminde yardımıyla
destekler.
Bir insanın dünya hayatında kazanabileceği en büyük
nimetlerden biri olan Allah'ın dostluğudur. Allah'ın sevdiği kulları
son derece şerefli ve seçkin bir yaşantı sürdürürler. Böyle insanlar
her zaman hayranlık ve takdir kazanabilecek üstün bir ahlaka sahip
olurlar.
Allah sevgili kullarını Kendi rahmeti içine sokar,
onların cennete girmelerine izin verir. Peygamberler ve salih müminler
Allah'ın sevgisini kazanmış çok değerli insanlardır. Onlar da Allah'ı
çok severler ve yalnızca O'nun hoşnutluğunu kazanmak için yaşamlarının
sürdürürler. Şüphesiz Allah'ın bir insanı sevmesi ve onu dost edinmesi
insana verilebilecek en büyük nimetlerden biridir.
Rabbinizden bağışlanma dileyin,
sonra O'na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, esirgeyendir, sevendir.
(Hud Suresi, 90)
VEHHAB
Bağışı çok olan, karşılıksız
armağan eden
Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız
bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? (Sad Suresi,
9)
Daha önce de bahsettiğimiz gibi Allah müminlere
cennette sonsuz bir mutluluk vaat etmiş ve bu sonsuz mutluluğu dünya
hayatları sırasında da başlatmıştır. Salih kullarını dünyada da
güzel bir hayatla yaşatacağını vaat etmiştir. Bu yüzden samimi müminlerin
Rabbimizden isteyecekleri hiçbir şeyin sınırı yoktur. Müminler,
kendilerini Allah'a yaklaştıracak, O'nu anmalarını, O'na şükretmelerini
sağlayacak herşeyi sınırsız olarak isteyebilirler. Elbette Allah
bu isteklere dilediği şekilde icabet eder ve müminler için Rabbimizin
icabeti her zaman en hayırlı şekilde olur. Bu konuda Kuran'da verilen
bir örnek Hz. Süleyman'ın duasıdır. Bir ayette Hz. Süleyman'ın 'gerçekten ben mal sevgisini Allah'ı zikretmekten
dolayı tercih ettim' (Sad Suresi, 32) dediği ve daha sonra
başka bir ayette şöyle dua ettiği bildirilmiştir:
Rabbim, beni bağışla ve benden sonra
hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen,
karşılıksız armağan edensin. (Sad Suresi, 35)
Yukarıdaki ayette görüldüğü gibi Hz. Süleyman Allah'tan
'hiç kimseye nasip olmayan bir mülk' istemiş ve Rabbimizi 'Vehhab'
sıfatı ile anmıştır. Çünkü bilmektedir ki, Allah samimi kullarına
dünyada ve ahirette karşılıksız olarak armağan eden, işledikleri
salih amellerin karşılığını kat kat artırandır. Bir ayette şöyle
buyrulur:
Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten
sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla.
Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen. (Al-i İmran Suresi, 8)
VEKİL
İşlerini Kendisine bırakanların
işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini temin eden
"Tamam-kabul" derler. Ama yanından
çıktıkları zaman, onlardan bir grup, karanlıklarda senin söylediğinin
tersini kurarlar. Allah, karanlıklarda kurduklarını yazıyor. Sen
de onlardan yüz çevir ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah
yeter. (Nisa Suresi, 81)
Allah iman sahibi olan, samimi kullarına karşılaştıkları
her türlü durum ve şartta Kendisine güvenmelerini söyler. Nitekim
tüm peygamberler Allah'ın dinini anlatırken, birçok zorlukla karşılaşmış,
hitap ettikleri topluluklar çoğu zaman onlara düşmanlıkla karşı
çıkmışlardır. Ancak elçiler, Allah'ın birliğini, O'nun emir ve yasaklarını
anlatma konusunda her zaman cesur ve kararlı bir tutum sergilemişlerdir.
Hep Allah'ı vekil edinmişler, yalnızca O'nun hoşnutluğunu gözetmişlerdir.
Allah dinine yardım edenlere yardım edeceğini Kuran'da
bizlere bildirmiştir. Elbette ki müminlerin karşısında onlara karşı
mücadele eden, şeytanı izleyen topluluklar daima olur. Bu topluluklar
müminleri engellemek için geniş kapsamlı planlar kurabilirler. İncitici
sözler ve iftiralarla müminlerin şevklerini kırmaya çalışırlar.
Ama hiçbir zaman istedikleri olmaz. Onların güvendiği şeyler Allah'ın
gücü ve sonsuz aklı yanında geçersizdir. Allah kurdukları her planı
en ince detayına kadar bilen ve görendir. Allah küfrün tuzaklarını
bozulmuş olarak yaratır. Allah Kendisini dost edinmiş, sabırlı ve
kararlı müminlere yardım eder. Olabilecek en güzel sonuçla müminleri
başarıya kavuşturur. Bu son derece metafizik, asla inkarcıların
anlayamayacakları ve sahip olamayacakları büyük bir güçtür. Mütevekkil
müminler bu sayede maddi ve manevi yönden büyük bir kuvvet kazanmış
olurlar. Allah Kuran'da yalnızca Kendisine yönelen kullarının kazandığı
güçle ilgili ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
Kim ihsanda bulunan (biri) olarak
yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan
bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah'a varır. (Lokman
Suresi, 22)
Onlar, kendilerine insanlar: "Size
karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde
imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir.
(Al-i İmran Suresi, 173)
Allah'ı vekil edinmelerinin karşılığını ise herzamanki
gibi zafer olmuştur. Ayetlerde şöyle buyrulur:
Bundan dolayı, kendilerine hiçbir
kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri
döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve
ihsan) sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 174)
(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir.
O'ndan başka ilah yoktur. Şu halde (yalnızca) O'nu vekil tut. (Müzzemmil
Suresi, 9)
De ki: "Allah'ın bizim için
yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O,
bizim mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler."
(Tevbe Suresi, 51)
VELİ
İyi kullarına dost olan
Allah, iman edenlerin velisi (dostu
ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin
velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte
onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi,
257)
İnsanın hem dünyada hem de ahirette tek bir gerçek
dostu vardır. Bu dost onu hiçbir zaman bırakıp gitmez, asla terk
etmez, her zorlukta yanındadır ve ona yardımcıdır. Doğduğu günden
öldüğü güne kadar daima onunla birliktedir. Onu düşmanlarına karşı
korur. Onun için herkesten daha güvenilirdir, daima karşılıksız
armağan edendir. Kuşkusuz bu dost Rabbimiz olan Allah'tır. Allah
müminlerin en çok güvendiği, en yakın dostudur. Kendisine inanan
insanları her türlü eksiklikten ve hatadan arındırır, onlara çok
seçkin bir yaşam ve ahirette de hiç tükenmeyecek olan mülkünü vaat
eder.
İnsan hayatı boyunca gerçekten güveneceği, her
durumda sıkıntısını gideren, zengin ve muktedir bir insan ya da
bir güç arayışı içindedir. Fakat bunu ararken zaten kendisini yaratmış,
yaşamını sürdürmesini sağlayan, büyük kuvvet sahibi, herşeyi yapmaya
kadir olan Rabbimizi unutur. Kendisine kötülükten başka hiçbir katkısı
olmayan, ahirette de cennette bir pay sahibi olmasını engelleyen
şeytanı dost edinir. İşte bu, onun için karanlık bir dünyanın başlangıcıdır.
Allah'a iman eden, imanında da samimi olan insanlar
ise artık içinde hiç mağlubiyeti olmayan şerefli ve hayırlı bir
hayatın içine girerler. Çünkü Allah inananlara dinine ve sözlerine
sadık oldukları sürece zafer nasip edecektir. Asıl büyük karşılığı
ise ahirettte onlara verecektir. Allah inananların dünyada ve ahiretteki
tek gerçek dostudur. Allah'ın veli sıfatı ayetlerde şöyle haber
verilir:
Allah, sizin düşmanlarınızı daha
iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter,
bir yardımcı olarak da Allah yeter. (Nisa Suresi, 45)
O zaman sizden iki grup, neredeyse
'çözülüp geri çekilmek' istemişti. Oysa Allah onların (velisi) yardımcısıydı.
Artık mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etmelidir. (Al-i İmran
Suresi, 122)
O'dur ki, onlar umutlarını
kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip-yayar. O, Veli'dir,
Hamid'dir. (Şura Suresi, 28)
ZÜLCELAL-İ VE'L İKRAM
Hem büyüklük sahibi hem kerem ve
ikram sahibi olan
Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin
adı ne yücedir. (Rahman Suresi, 78)
Dünyada insanın hoşuna gidecek sayısız nimet vardır.
Allah kullarının hoşnut olacağı çeşitli detaylarla dünyayı süslemiştir.
Ancak elbette Allah'ın sonsuz kerem ve ihsanını asıl olarak göstereceği
yer cennettir. Kuran'da tasvir edilen cennet, O'nun sonsuz ikramını
gözler önüne sermektedir.
Cennetin Kuran'da anlatılan en belirgin özelliklerinden
biri, 'nefislerin arzuladığı herşeyin' müminlere verilmiş olmasıdır.
Cennetin 'altından ırmaklar akar', 'yemişleri ve gölgelikleri süreklidir',
'ne sıcak-ne soğuk, tam kararında bir gölgelik' vardır. Allah Kendisinden
bir rahmet olarak salih kullarını cennet bahçelerindeki 'gölgeliklerde
ve pınar başlarında' bulunduracaktır. 'Çeşit çeşit inceliklere ve
güzelliklere sahip' olan cennette müminlere 'istek duyup-arzuladıkları
meyvelerden ve etten bol bol' verilecektir.
Müminler, 'içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak
üzere cennete girerler.' Ayrıca cennette inananlar için 'yüksek
köşkler bina edilmiştir.' Bu köşklerin altlarından ırmaklar akmaktadır.
'Özenle işlenmiş mücevher tahtlar üzerinde' oturur ve etraflarını
'bakıp seyrederler.' Bu arada yapılan ikram da son derece ihtişamlıdır.
'Kendileri için hizmet eden civanlar' 'çevrelerinde gümüşten billur
kaplar ve kupalar dolaştırırlar.' Bu hizmetler esnasında müminlerin
giyimleri de son derece göz alıcıdır; '... orada altından bileziklerle ve incilerle
süslenirler, oradaki elbiseleri ipek(ten)dir.' (Enbiya Suresi, 23)
Kuşkusuz Kuran'daki cennet tasviri yukarıda anlatabildiğimizin
çok üstündedir. Aşağıdaki ayetler Allah'ın cennetteki sonsuz keremini
ve ikramını açıkça bildirmektedir:
... Orada nefislerin arzu ettiği
ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz
kalacaksınız. (Zuhruf Suresi, 71)
Her nereye baksan, bir nimet
ve büyük bir mülk görürsün. (İnsan Suresi, 20)
ZAHİR
Aşikar olan
O, Evveldir, Ahirdir, Zahirdir, Batındır.
O, herşeyi bilendir. (Hadid, 3)
Allah'ın varlığının delilleri, düşünebilen her
insanın rahatlıkla tespit edebileceği kadar aşikardır, tüm evrene
yayılmıştır. Bir insanın Allah'ın varlığını kavrayabilmesi için
hiçbir araştırma yapmadan, sadece içinde bulunduğu ortamı dikkatli
bir gözle incelemesi yeterlidir. Çünkü bütün kainat yaratılış delillerini
gözler önüne seren detaylarla doludur. En sadesinden en karmaşığına
kadar var olan tüm sistemler, son derece kompleks, içlerine girildikçe
daha çok sırrı açığa çıkaran yaratılış mucizeleri ile doludur. Allah
bu mucizelerle ilgili Kuran'da şöyle örnekler vermiştir:
Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı?
Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı
yok.
Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda
sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten
(nice bitkiler) bitirdik. (Kaf Suresi, 6-7)
Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat
açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan
Allah')tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, herşeyi hakkıyla
görendir. (Mülk Suresi, 19)
Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz
Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte
Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? O sabahı yarıp
çıkarandır. Geceyi bir sükun (dinlenme), Güneş ve Ay'ı bir hesap
(ile) kıldı. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen Allah'ın takdiridir.
O, karanın ve denizin karanlıklarından yolunuzu bulmanız için size
yıldızları var edendir. Bilebilen bir topluluk için Biz ayetleri
birer birer (bölüm bölüm) açıkladık. (Enam Suresi, 95-97)
Kuşkusuz yukarıdaki ayetlerde verilenler yalnızca
sayılı birkaç konudur. Allah Kuran'da verdiği daha pek çok örnekle
kullarına Kendi varlığını hatırlatmaktadır. Müminlerin en önemli
özelliklerinden biri de çevrelerinde gördükleri herşey üzerinde
derin derin düşünmeleri ve sonucunda Allah'ın varlığını ve büyüklüğünü
fark etmeleridir. Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi içinde yaşadığımız
evrendeki her detay insana kendisinin yaratılmış olduğunu hissettirmektedir.
Tüm kainatın yaratıcısı olan Allah'ın büyüklüğünü,
yüceliğini fark eden akıl sahibi bir insan elbette ki ahirette hesap
vereceği Allah'a karşı içli bir korku duyar ve tüm yaşamını O'nu
razı etmeye çalışarak geçirir. Bir ayette müminlerle ilgili olarak
şöyle buyrulmaktadır:
Onlar, ayakta iken, otururken, yan
yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda
düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın.
Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi,
191)
|