İNSANIN YARATILIŞ MUCİZESİ
BİR HÜCREDEN BİR İNSANIN YARATILIŞI
 |
ONLAR , ALLAH'IN
KADRİNİ HAKKIYLA TAKTİR EDEMEDİLER. ŞÜPHESİZ ALLAH,
GÜÇ SAHİBİR, AZİZDİR.
(HAC SURESİ, 74) |
|
DÖNÜŞÜM BAŞLIYOR: BEBEĞİN RAHİMİDEKİ
ÜÇ EVRESİ
Bu bölüme kadar
anlatılanlarda da görüldüğü gibi yumurtanın ve spermin oluşumları
sırasında ve buluşmalarına kadar geçen süre içinde yaşanan her bir
ayrıntı başlı başına birer mucizedir. Bu iki hücrenin birleşmesinden
sonra meydana gelen değişimler, kadının bedeninde yapılan son derece
kapsamlı hazırlıklar ise, bizi başka mucizevi olaylarla karşılaştıracaktır.
Sperm tarafından döllenen yumurta günler, hatta
saatler geçtikçe bölünür ve çok büyük bir hızla büyür. Bebeğin anne
karnında gerçekleşen bu embriyolojik gelişiminin üç farklı evrede
gerçekleştiği bugün bilinmektedir. Ancak uzun yıllar süren araştırmalar
neticesinde, günümüz teknolojisi ile ulaşabildiğimiz bu bilgi bundan
1400 yıl önce Kuran'da haber verilmiştir. Bu bilimsel gerçek bir
ayette şöyle bildirilmektedir:
... Sizi annelerinizin karınlarında,
üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa
(dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk
O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?
(Zümer Suresi, 6)
Dikkat edilirse, ayette, insanın anne karnında,
birinden diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine dikkat
çekilmektedir. Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin anne
karnındaki embriyolojik gelişiminin tam ayette bildirildiği gibi
üç farklı devrede gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bugün tıp fakültelerinde
ders kitabı olarak okutulan bütün embriyoloji kitaplarında bu konu
en temel bilgiler arasında yer alır. Örneğin, embriyoloji hakkında
temel başvuru kitaplarından biri olan Basic Human Embryology isimli
kaynakta bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
"Rahimdeki hayat 3 EVREDEN oluşur; pre-embriyonik
(ilk 2.5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar) ve fetal
(8. haftadan doğuma kadar)."
Bu evreler bebeğin farklı gelişim aşamalarını içerir.
Bu üç gelişim safhasının belli başlı özellikleri kısaca şöyledir:
- PRE-EMBRİYONİK EVRE:
Bu ilk evrede zigot (yeni döllenmiş hücre) bölünerek
çoğalır. İlk üç hafta içinde bir hücre kitlesi haline geldikten
sonra kendini rahim duvarına gömer. Hücreler çoğalmaya devam ederken
3 tabaka halinde organize olurlar.
- EMBRİYONİK EVRE:
İkinci evre toplam 5.5 hafta sürer ve bu süre boyunca
canlı, "embriyo" olarak adlandırılır. Bu evrede hücre tabakalarından
bedenin temel organ ve sistemleri ortaya çıkar.
- FETAL EVRE:
Gebeliğin 3. dönemine girildiğinde ise embriyo
artık "fetus" diye adlandırılır. Bu dönem gebeliğin sekizinci haftasından
itibaren başlar ve doğuma dek sürer. Bir önceki dönemden ayırt edici
özelliği fetusun yüzü, elleri ve ayaklarıyla belirgin, insan dış
görünümüne sahip bir canlı olmasıdır. Dönemin başında 3 cm. boyunda
olan fetusun tüm organları ortaya çıkmıştır. Bu dönem 30 hafta kadar
sürer ve gelişme doğum haftasına kadar devam eder.
Burada kısaca özetlediğimiz bu aşamaları ve her
aşamada gerçekleşen mucizevi olayları, ilerleyen sayfalarda daha
detaylı olarak anlatacağız.
İLK HÜCRE ÇOĞALMAYA BAŞLIYOR
Sperm ve yumurtanın birleşmesiyle oluşan 46 kromozomlu
hücre, yaklaşık 9 ay sonra dünyaya gözlerini açacak olan yeni insanın
ilk hücresidir. Tüm vücudun planını içinde barındıran bu ilk ve
tek hücreye "zigot" adı verilir.
İlk hücrenin bölünmesi spermle yumurtanın birleşmesinden
24 saat sonra gerçekleşir. Yeni oluşan bu iki hücre de birbirinin
aynıdır. Bu olayla birlikte yaşamın anne karnında sürecek olan 9
aylık döneminin ilk günü başlamış olur. Artık anne rahminde tek
değil iki hücre vardır. Daha sonra bu rakam 4'e ulaşır ve bu bölünme
katlanarak böylece sürer gider.22
1) Her ay yumurtalıklardan bir yumurta
bırakılır. 2) Olgunlaşan yumurta kendisini saran kılıfından
patlayarak çıkar. 3) Yumurta fallop tüpü tarafından yakalanır
ve yumurtanın sperm tarafından döllenme ihtimali oluşur.
4) Spermlerden bir tanesi yumurtanın zarını delmeyi başarır
ve yumurtayı döller. 5) Döllenen hücreler bölünmeye ve
çoğalmaya başlarlar. Bir yandan da gruplanmaktadırlar.
6) Bu aşamada blastosit denilen hücre kümesi oluşur. Hücrelerin
değişmesi ve vücut dokularını, organlarını oluşturmasındaki
ilk aşamadır bu. 7) Döllenmiş yumurta fallop tüpünün de
yardımıyla rahme kadar gelir. 8)Rahim duvarına yapışmak
için hazırlanmaya başlar. Bu iş için tasarlanmış özel
hücreler sayesinde rahim duvarına tutunur. 9) Eğer yumurta
rahim duvarına başarıyla yapışırsa embriyo koruyucu ve
besleyici bir ortama kavuşarak büyümeye başlar. 10) Resimde
çeşitli aşamaları görülen embriyonal dönemin bitiminde,
yani sekizinci haftanın sonunda, 2.5-3 cm. boyutlarında
minyatür bir insan ortaya çıkmıştır. Bütün bu aşamalar
insanın yaratılmış olduğunun açık kanıtlarıdır. Düşünen
her insan için kendi yaratılışında ibretler vardır. |
Zigotun büyümüş haline "embriyo" adı verilir. Fallop
borusu içindeki embriyo bir yandan sürekli bölünerek büyümeye devam
ederken, bir yandan da sonraki 9 ayını geçireceği yere doğru ilerler.
Bu yer, anne rahmidir.
Bu dönemde rahimde de gerekli hazırlıklar yapılır.
Rahime kan hücum ederek dinç tutulması sağlanır. Önceki bölümde
söz ettiğimiz gibi yumurtalıkta bulunan korpus luteumun (sarı cisim)
salgısı artar ve vücut hamileliğin başladığından haberdar edilir.
Bu arada rahme doğru yüzer şekilde ilerleyen bir hücre yığını konumundaki
zigot da, "ben buradayım" mesajı içeren biyokimyasal bir sinyal
göndermeye başlar. Bu mesajlar, cenin için gerekli olan tuzları,
demir, kan ve vitaminleri temin etmesi için annenin vücudunu hazırlıklı
hale getirir. Aynı zamanda zigotun salgıladığı biyokimyasal mesaj
(hCG hormonu) annenin yumurtalığına ulaşarak burada bir başka hormonun
daha salgılanması işlemini başlatır ve bu da annenin bedeninde yeni
bir yumurtlama (menstrual) döneminin başlamasını engelleyici bir
etki oluşturur.23
 |
Kalp,
sinirler, omurga, damarlar, akciğerler, dişler,
kemikler, tat alma duyusu... Bütün bu hayati organlar
embriyonun anne karnında geçirdiği evrelerde oluşur.
Örneğin üçüncü ayın sonunda embriyonun cinsiyeti
belirir. Beynin parçaları oluşur. Sekizinci ayın
sonunda bebeğin vücudunun hemen hemen bütün bölümleri
şekillenmiştir. |
|
|
Henüz birkaç hücreden oluşan zigotun nerede olduğunu
fark edip, bundan sonra devam edecek 9 aylık süreç ile ilgili hemen
sinyal yollaması olağanüstü bir durumdur. Zigot bu mesajı kime yollayacağını
nereden bilmektedir? Bu mesajı alan diğer organeller bunun hayatlarında
hiç karşılaşmadıkları mikroskobik bir et parçasından geldiğini nasıl
anlamakta, ve ona yardımcı olmak için yaşayabileceği bir ortam hazırlamaya
başlamaktadırlar? Zigotun salgıladığı hormon sonuçta moleküllerden
oluşmaktadır. Öyleyse bu moleküllerin ulaştığı yerdeki hücreler,
bu moleküllerin oraya ne amaçla ulaştığını, "ne demek istediğini"
nasıl anlamaktadır? Bir insana bildiği dilde bir mesaj ulaştırıldığında
bunu okuyup anlaması ve anladıklarına göre bir karar alması mümkündür.
Ama burada söz konusu olan mesaj birtakım moleküllerden oluşan bir
hormon, mesajı gönderen bir hücre topluluğu, mesajı alan da ondan
biraz daha büyük bir hücre topluluğudur. Şuurlu bir insanın okuduğunu
anlaması gibi, hücrelerin de gelen mesajları (hormonlar) okuyup
anlaması kuşkusuz büyük bir mucizedir.
Ayrıca bu zigot büyüme esnasında hangi maddelere
ihtiyacı olacağını nereden bilmektedir?
Örneğin kendinizi düşünün. Vücudunuzun güç kazanması
için hangi yiyecekleri yemeniz gerektiğini, hangi minerallerden
almanız gerektiğini ancak bu konuda yapılan bilimsel çalışmaları
okuyarak öğrenebilirsiniz. Potasyumun, fosforun, kalsiyumun vücudunuza
nasıl bir etkisi olduğunu, hangi besinlerden bunları elde edebileceğinizi,
bunlardan hangi oranlarda ve ne zamanlar almanız gerektiğini ilgili
uzmanlara danışmadan öğrenemezsiniz. Siz düşünebilen, akledebilen,
görebilen, konuşabilen ve duyabilen bir kişi olarak ancak bu yardımcılara
başvurarak sonuç alabilirken, çok küçük bir hücre yığını nelere
ihtiyacı olduğunu, bunların hazır bulunmayıp üretilmesi gerektiğini,
bunları kimlerin üretebileceğini, ancak bu üretimin başlaması için
bir sinyal yollaması gerektiğini bilmektedir. Üstelik vücut içinde
daha birkaç günlük geçmişi olmasına rağmen kimyasal bir bilgi yollamayı
bilmektedir. Vücudun diğer organlarının bu kimyasal bilgiyi anlayabileceğini
de hesaba katmaktadır.
Elbette bu olağanüstü bilgileri bir hücre yığınının
bildiğini ve bu bilgilerden yola çıkarak bir planlama yaptığını
söylemek mümkün değildir. Bu hücre yığınına tüm mucizevi işlemleri
yaptıran, onu bu yeteneklerle hazır şekilde yaratan üstün bir güç
vardır. Bu gücün sahibi göklerin ve yerin tek hakimi olan Allah'tır.
Allah, gözle görülmeyen, şuursuz canlılara insan aklının alamayacağı
kadar mükemmel ve kompleks işler ilham ederek bizlere sonsuz kudretinin
delillerini göstermektedir.
HÜCRE KÜMESİ HAREKET EDİYOR
Çoğalan hücrelerin oluşturduğu kümenin
dış görünümü bir et parçası şeklindedir. |
Kendisi için hazırlanan bu güvenli yere doğru ilerleyen
embriyo da günden güne bölünerek çoğalmaya devam eder. Her 30 saatte
bir bölünme gerçekleşir. 2, 4, 8, 16 olarak bölünen hücreler bir
süre sonra küçük bir hücreler kümesi oluşturarak, yakınlarında dolaşan
başarılı olamamış sperm hücreleri ile birlikte fallop tüpünden rahme
doğru yavaşça yol alır.
Fallop tüpü kanalında olup bitenler ise, büyütülerek
incelendiğinde ortaya çıkan görüntü sanki bir okyanus dibini seyretmek
gibidir. Bu hücre kümesi (embriyo) yolculuğuna fallop tüpünde meydana
gelen dalgalanmalar sayesinde devam edebilir. Spermi yumurtaya doğru
iterek döllenmenin gerçekleşmesini sağlayan dalgalanma hareketi,
bu kez yumurtayı rahme taşır. Fallop tüpündeki hücreler yüzeylerinde
bulunan silya isimli tüycükleri aynı yöne doğru hareket ettirirler.
Böylece adeta çok kıymetli bir yükü taşır gibi, yumurta hücresini
gitmesi gereken yöne doğru taşırlar.
Burada işlevi olan tüm parçalar ortak bir yerden
emir alıyormuş gibi bir anda aynı amaç için çalışmaya başlarlar.
Bu öyle bir emirdir ki vücudun pek çok farklı bölümü tarafından
anında idrak edilir ve uygulamaya konur.
Fallop tüpündeki
hareketlilik incelendiğinde ilk anda bir okyanus dibi
seyrediliyormuş hissi oluşur. (küçük resim) Fallop tüpündeki
tüycükler (üstte) bir dalgalanma hareketi yaparak yumurtanın
rahme doğru hareket etmesine yardımcı olurlar. |
Hücre topluluğu fallop tüpündeyken birçok bölünme
aşamaları geçirir. Ve yaklaşık 100 hücreli bir küme olarak rahme
girer. Ancak bütün bu bölünme işlemlerinin gerçekleşmesi için hücrelerin
beslenmesi gerekmektedir. İnsanın yaratılış mucizesinin önemli bir
detayı olarak bu ihtiyaç da düşünülmüştür. Allah, fallop tüplerini
embriyonun bu ihtiyaçlarını karşılayacak bir yapıya sahip olarak
yaratmıştır. Bu bekleme süresi içinde fallop tüplerinin iç yüzeyini
oluşturan tüycük hücreleri "sekretuvar" denilen hücrelere dönüşür.
Bu hücrelerin özelliği bir uyarı karşısında cevap olarak organik
moleküller, iyonlar ve su salgılamalarıdır. İşte bu sıvılar fallop
tüplerindeki hücre topluluğunun (embriyo) beslenmesini sağlayacaktır.24
Buraya kadar "… rahim genişleyerek embriyoyu
korumaya alır. Fallop tüpleri hücreleri beslemek için gereken işlemleri
yapar…" benzeri cümlelerle bir hücre kümesi olan embriyoyu
koruma altına alan, onun beslenmesini sağlamak için gereken hazırlıkları
yapan ve bu hücreleri rahat ettirmeye çalışan organlardan, dokulardan
bahsettik. Unutulmamalıdır ki, bu organları ve dokuları oluşturan
da hücrelerdir. Peki hücreler nasıl olup da başka hücrelerin ihtiyaçlarından
haberdar olmakta ve tam gereken zamanda, gereken değişimleri geçirerek
embriyoyu beslemekte ve korumaktadırlar?
Bu soru düşünüldüğünde akla gelen ilk cevap, hücrelerin
onları kontrol eden, düzenleyen bir akıl tarafından yönetildikleri
olacaktır. Hiç kimsenin aklına "hücreler bir gün kendilerine isabet
eden bir tesadüfle değişiklik geçirmeye başlamışlar ve sonra nasıl
olduysa olmuş bu hücreler embriyo için gerekli besini üreten hücreler
haline gelmişlerdir, sonra da bütün kadınlarda bu mucizevi olay
böylece sürüp gitmiştir" gibi masalsı anlatımlar gelmeyecektir.
Böyle bir iddiada bulunan kişinin mantık örgüsünden şüphe edileceği
açıktır. Rahmin embriyoyu karşılamak için yaptığı hazırlıklar da,
fallop tüplerinin embriyoyu besleyecek özelliklere sahip olması
da ancak ve ancak Allah'ın bilgisi dahilinde gerçekleşen işlemlerdir.
Tüm bunlar Allah'ın, yarattığı canlılar üzerindeki şefkatinin, merhametinin
ve kusursuz yaratışının birer tecellisidir.
EMBRİYO İÇİN YARATILMIŞ EN GÜVENLİ YER: ANNE
RAHMİ
 Rahim kaslardan
yapılmış sağlam bir duvara sahip içi boş bir organdır ve hacmi 50
gramdan fazla değildir. Yapılan bu hazırlıklara rağmen bu büyüklük
bir bebeğin büyümesi için elbette ki yeterli değildir. Bunun için
rahmin yapısının da değişmesi gerekir. Bu yüzden hamilelik boyunca
rahmin hacmi giderek artar ve hamileliğin sonunda hacmi 1100 grama
kadar ulaşır. Rahim bu özelliği sayesinde, kadının döllenmiş yumurtasının
içinde büyüyüp gelişmesi, ve tam bir insan şeklinde dışarı çıkması
için en uygun yer halini alır. Bundan başka kadının leğen kemiği
boşluğunun tam ortasında bulunması da döllenmiş yumurta için bir
sığınak görevi görür ve gelişimi boyunca bebeği korur.25
Allah Kuran'da anne rahminin koruyucu özelliğini
bildirmekte ve insanlar üzerindeki rahmetini bir kez daha hatırlatmaktadır:
Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan
yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir
karar yerine yerleştirdik. (Müminun Suresi, 12-13)
EMBRİYONUN RAHME TUTUNMASI
De ki: "O, herşeyin Rabbi iken, ben
Allah'tan başka bir Rab mi arayayım? Hiçbir nefis, kendisinden
başkasının aleyhine (günah) kazanmaz. Günahkar olan bir
başkasının günah yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir.
O, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri haber
verecektir."
(En'am Suresi, 164) |
Hücre kümesi hamileliğin sağlıklı bir şekilde devam
edebilmesi için uygun bir yere yerleşmelidir. Öyle bir yer seçilmelidir
ki, bu yer hem korunaklı hem de dokuz ay sonra doğumun gerçekleşebileceği
niteliklerde bir yer olmalıdır. Ayrıca bu yerleşme yeri bebeğe besin
sağlayacak olan annenin kan damarlarına yakın bir yerde de olmalıdır.
Bu iş için en uygun yer elbette ki rahim duvarıdır.
İşte fallop tüpünden rahme doğru ilerleyen embriyo
da, bunun bilincinde bir şekilde hareket eder. 3-4 gün boyunca içinde
bulunduğu fallop tüpünün herhangi bir noktasında durup buraya tutunmaya
çalışmaz. Rahme ulaşmadan tutunduğu herhangi bir noktanın, varlığını
devam ettirmesine izin vermeyeceğini bilir. Rahme kadar ilerler;
burada rahmin duvarlarında kan damarlarının yoğun olduğu bir bölgeyi
bulur ve buraya tutunur. Toprağa atılan tohumların bir yandan filizlenip
bir yandan da kök salmaları gibi, embriyo da bir yandan büyümesini
devam ettirir, bir yandan da besin sağlayacağı dokunun derinlerine
doğru ilerleyerek kendisine yeni besin kanalları üretir.
Burada önemli bir noktaya dikkat çekmekte yarar
vardır. Embriyonun kendisi için en uygun yeri seçebilmesi başlı
başına bir mucizedir. Beginning of Life kitabının yazarı G. Flanagan
bu olaydaki olağanüstülüğü şöyle vurgulamaktadır:
"Bir hücre yığını nasıl olur da böyle hayret verecek
derecede "ileri görüşlü" bir seçim yapabilir?"26
Flanagan'ın dikkat çektiği bu nokta çok önemlidir.
Bu önemi açıklamak açısından öncelikle şöyle bir örnek verelim.
Yeni yürümeye başlayan bir bebeği daha önce hiç görmediği, kendisinden
milyonlarca kat daha büyük bir binaya koyduğunuzu düşünün. Ve bu
binanın içinde kendisi için en uygun ortamın bulunduğu odayı bulmasını
bekleyin. Küçük bir bebek böyle bir şeyi gerçekleştirebilir mi?
Elbette gerçekleştiremez. Henüz akledebilecek bir yaşta olmayan,
tecrübesi, bilgi birikimi bulunmayan bir bebeğin bunu yapması nasıl
imkansızsa, vücut gibi karanlık bir boşluk içinde bırakılan birkaç
santimetrelik bir et parçasının da kendisi için en uygun, en rahat,
en güvenlikli bir yeri bulması o derece, hatta daha da imkansızdır.
Üstelik embriyo henüz bir insan bile değildir.
Unutmayın ki embriyo dediğimiz varlık en fazla birkaç yüz (o an
için) hücreden oluşan, kulağı, gözü, beyni, eli, kolu olmayan bir
et parçasıdır. Ama embriyo, olağanüstü bir tanıma yeteneği sergileyerek,
kendisi için en uygun yer olan rahme yerleşmektedir.
İnsanın yaratılışındaki mucizevi olaylar burada
bitmemektedir. Bir insanın varoluşunun her aşaması, içiçe geçmiş
bir mucizeler zinciri şeklindedir. Buraya kadar döllenen yumurta
hücresinin nasıl çoğaldığından ve gelişmesi için gerekli olan yeri
nasıl bulduğundan söz ettik. Ancak bu aşamada karşımıza bir soru
daha çıkmaktadır: Birbirinin tıpatıp aynı olan hücrelerden oluşan
ve bir yere tutunmasını sağlayacak özel bir kancası veya benzeri
bir organı olmayan embriyo nasıl olup da rahim duvarına tutunmaktadır?
Embriyonun rahim duvarına tutunurken kullandığı
yöntem son derece dikkat çekici ve karmaşık bir sistemdir. Embriyonun
en dış tabakasındaki hücreler, "hiyaluronidaz" adı verilen bir enzim
salgılarlar. Bu enzimin özelliği, -daha önce sperm konusunda da
bahsettiğimiz gibi- rahim duvarı dokusundaki asit tabakasını (hiyalüronik
asit) parçalayabilmesidir. Bu, embriyoyu oluşturan hücrelerin, rahim
dokusunu bozarak içeri girmelerini kolaylaştırır. Bu sayede bir
kısım embriyo hücreleri rahim hücrelerini yiyerek derinlere doğru
ilerler ve rahim duvarına sıkı sıkıya gömülmüş olurlar.
Embriyonun yaşamak ve gelişmek için sürekli olarak
oksijene ve besine ihtiyacı vardır. İşte bir insanın ilk hücrelerinden
oluşan embriyo, bu ihtiyaçlarını 9 ay boyunca tutunacağı bu noktadan
karşılayacaktır.
Embriyonun kendisi için en uygun olan noktayı bulması
ve oraya tutunması gerektiğini tespit edebilmesi biraz önce de belirttiğimiz
gibi oldukça şaşırtıcı bir durumdur. Çünkü sadece bir hücre topluluğu
olan bu minik et parçası bu davranışıyla ihtiyaçlarını hesaplama
ve buna göre hareket etme yeteneği sergilemektedir. Ancak embriyonun
bu tutunmayı nasıl gerçekleştireceğini de biliyor olması ve bazı
hücrelerinin bu tutunma işlemi için özel bir yeteneğe sahip olması
daha da şaşırtıcı bir durumdur. Embriyonun akıl ve irade kullanarak,
rahim duvarındaki hiyalüronik asiti analiz edip bazı hücrelere bunun
yapısını bozacak hiyaluronidaz enzimini salgılatmaya başlaması kesinlikle
mümkün değildir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi bu soruya bir insanın
bile -eğer kimya konusunda özel eğitim görmemişse- cevap vermesi
imkansızdır. Oysa embriyonun bazı hücreleri hem bu kimya bilgisine
sahiptir, hem de bu kimya bilgisini kullanarak üretim yapmakta ve
varlığını sürdürebilmesi için hayati bir işlemi gerçekleştirmektedir.
Üstelik bu olağanüstü işlemleri tek bir embriyo değil, bugüne kadar
yaşamış olan ve şu an yaşayan tüm insanları oluşturan embriyolar
yerine getirir. Her insanın oluşumunun ilk aşaması olan embriyo,
mucizevi bir biçimde her seferinde doğru yeri bulur ve oraya tutunur.
Buraya kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi embriyonun
oluşumunda ve embriyoyu barındıran hücrelerin geçirdikleri değişimlerde
çok açık bir plan ve şuur vardır. Tam gerektiği anda fallop tüpünü
oluşturan hücreler değişim geçirmekte, tam gerektiği anda embriyonun
dışını saran hücreler enzim (hiyaluronidaz) salgılamaya başlamaktadırlar.
Bu açık plan ve şuur insan vücudunda gerçekleşen bu işlemlerin üstün
bir aklın kontrolü altında gerçekleştiğini göstermektedir.
Döl yataklarında size dilediği gibi
suret veren O'dur. O'ndan başka ilah yoktur; üstün ve güçlü olandır,
hüküm ve hikmet sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 6)
EMBRİYONUN RAHME TUTUNMASI BİR KURAN MUCİZESİDİR
Embriyonun rahme tutunması konusu ile ilgili Kuran
ayetleri incelendiğinde çok önemli bir Kuran mucizesi ortaya çıkmaktadır.
Allah Kuran'da, anne rahmine tutunarak gelişmeye başlayan embriyodan
söz ederken, "alak" kelimesini kullanmaktadır:
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı
bir "alak"tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. (Alak
Suresi, 1-3)
"Alak" kelimesinin Arapça'daki anlamı ise, "bir
yere asılıp tutunan şey" demektir. Hatta alak kelimesi asıl olarak
deriye yapışarak oradan kan emen sülükleri tanımlamak için kullanılır.
Embriyo da tam olarak ayette bildirildiği gibi
rahim duvarına asılıp tutunmaktadır. Bundan 1400 sene öncesinde
indirilmiş olan Kuran'da, anne karnında gelişmekte olan embriyoyu
bu özelliğiyle tarif eden bir kelime kullanılması, Kuran'ın mucizelerinden
biridir. O dönemin bilim düzeyi ile keşfedilmesi mümkün olmayan
bu bilginin, asırlar önce Kuran'da bildirilmiş olması Kuran'ın Alemlerin
Rabbi olan Allah tarafından indirildiğini bir kez daha tasdik etmektedir.
FARKLI GÖREVLER ÜSTLENEN HÜCRELER
Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir
şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar. Oysa (bu
şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma
güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeğe.
(Araf Suresi, 191-192) |
Embriyonun gelişiminin sekizinci gününde hücreler
farklılaşmaya başlayarak iç ve dış olmak üzere iki tabakalı bir
görünüş kazanırlar. İç hücreler (embriyoblast) embriyonun tüm yaşamı
boyunca sahip olacağı hücreleri oluşturur. Dış hücreler (trofoblast)
ise insanın sadece doğumuna kadar, yani 9 ay boyunca, anne karnındaki
yaşamına yardımcı olacak hücrelerdir.
İçteki hücre topluluğu 9 ay boyunca kendisine hizmet
edecek dış bölümden kendisini ayırır. Sadece ileride yeni gelişecek
olan plasenta ve embriyo arasındaki bağlantıyı sağlayacak göbek
kordonu olacak bölge kalır ve embriyoblast hücreleri yassı bir şekil
oluşturarak "embriyonik disk" adını alır.
Daha sonraki büyüme, bu diskin iki tarafında simetrik
olarak meydana gelir. Bu işlemler insan vücudundaki ilk düzenlemelerin
başlangıcıdır. Bu düz çizginin her iki tarafında ektoderm ve endoderm,
ikisi arasında da mezoderm denen yeni hücreler oluşmaya başlar.
Bu üç katmanın her biri ileride bebeğin vücudunun ayrı bölümlerinin
oluşumunu sağlayacaktır.27
En dışta kalan hücre tabakası olan ektodermden,
sinir dokusunun yanısıra, salgı yapan bez ve epitel doku gelişir.
Bu dokulardan da beyin, omurilik, duyu organları ve göz mercekleri
oluşacaktır. Ayrıca üst deri, ter bezleri, diş minesi, saç ve tırnakları
da bu tabaka oluşturacaktır. Embriyonun en iç tabakası olan endoderm
de, sindirim ve solunum sistemini oluşturan organları (karaciğer,
akciğer, pankreas vs) ve ilgili bezlerin (tiroit, timüs vs.) gelişimini
üstlenmiştir. Mezoderm olarak adlandırılan üçüncü tabaka ise bu
iki tabakanın arasında oluşur. Bu tabakadan bağ, destek, kan ve
yağ dokusu gelişir. Bu dokulardan da kıkırdaklar, kaslar, damarlar,
iskelet ve dolaşım sistemi, iç organların iç yüzeyini çevreleyen
epitel hücreler oluşmaya başlar. Vücuttaki bütün dokulara ait hücreler
bu kök hücrelerden oluşacaktır.
Yukarıda yazdığımız bu son cümlenin ne anlama geldiğini
düşünmek ve verilen bilgileri iyi değerlendirmek son derece önemlidir.
Çünkü ancak bu şekilde insanın ortaya çıkışındaki bu olağanüstülük
kavranmaya başlanacaktır. Embriyoyu oluşturan üç tür hücre tabakasından
insan vücudundaki bütün yapıların (organların, dokuların, sistemlerin,
damarların, kanın vs.) oluşması, düşünen her insanı hücrelerin sahip
oldukları bu üstün aklın nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabını
bulmaya götürecektir.
Bu arada gözden kaçırılmaması gereken ve bu değişimi
daha da olağanüstü hale getiren detaylar vardır. Örneğin insanın
oluşumu sürecinde bu üç hücre tabakası arasında mükemmel bir uyum
görülür. Üç tip hücreden vücuttaki yaklaşık 200 tip hücrenin oluşması
için elbette ki belirli bir sıralama ve zamanlama gereklidir. Örneğin
kan hücrelerinin oluşması ile deri hücrelerinin oluşması sırasında
gerçekleşen farklılaşma sıralaması birbirinden çok farklıdır. Bu
mucizevi durum beraberinde birçok soruyu da getirmektedir.
VÜCUDUNUZA ŞEKİL VEREN HÜCRELERİN PLANLI HAREKETİ
NASIL GERÇEKLEŞİR?
Bu dönemde hücreleri izlersek çok yoğun bir trafikle
karşılaşırız. Birbirinin aynı olan hücreler belli bir süre sonra
bölünerek çoğalmakta ve bu hücrelerin bazıları, diğerlerinden farklı
bir yapıya bürünmeye başlamaktadırlar. Bu trafik o an için anlaşılmazdır.
Ama her geçen gün, bu trafiğin bir insan vücudunun inşa edilmesinde
vazgeçilmez olan işlemlerin çok süratli ve programlı bir şekilde
gerçekleşmesi için olduğu anlaşılır. Bütün hücreler adeta görev
yerine dağılan işçiler gibi bölük bölük hareket ederler. Sonra aynı
organı oluşturacak hücre grupları birbirine yapışarak birikir, katlanır
ve organları oluşturmak için hazırlanırlar. Bu yoğun faaliyetler
sonucunda bazı hücreler kemik hücresi, bazıları deri, bazıları da
kas hücresi olacaklardır.28
Kemik hücreleri, kemiklerin olması gereken yerde
toplanırlar. Kas hücleri, kasların olması gereken yerde birikirler.
Bazıları daha iç kısımlara giderek iç organları yapmaya başlarlar.
Bazıları beyni, bazıları gözleri, bazıları ise damarları oluştururlar.
Bu sürece zamanla yeni süreçler de eklenir; örneğin hücrelerin tespit
edilmiş yönlere doğru göç etmesi, programlanmış hücre ölümleri ile
bazı organların inşa edilmesi vs… Kısacası bu başkalaşım sürecinde
mükemmel bir strateji uygulanmakta, hücreler belirli bir plan doğrultusunda
hareket etmektedirler.
Bu hazırlığın nasıl yapılacağı her hücre grubuna
ayrı ayrı ilham edilmiştir. Her hücre DNA'sında yazılı olan bilgi
aynıdır. Fakat her hücre grubu bu bilgiyi ancak kendilerine ilham
edilen programda kullandığında her organın görevini yerine getirmesi
için gereken özel yapıları elde ederler. Bir yandan bu şekilde farklılaşırken
bir yandan da sürekli bölünerek sayılarını artırırlar. Bu muhteşem
organizasyon asla bir anarşi içinde gerçekleşmez. Kalp, göz, beyin,
kol ve bacak ve diğer organlar oluşturmak üzere yapılan bu hazırlıklar
sayesinde vücut yavaş yavaş şeklini almaya başlar.29
Peki hepsi tek bir özden doğmuş olan bu hücrelere
bu emri kim vermektedir? Hiçbir akla, bilince ve duyuya sahip olmayan
hücreler bu emri nasıl anlamakta ve nasıl uygulamaktadırlar?
Bilim adamları, hücrelerin farklılaşmalarını ve
vücudun gerekli bölgelerine yerleşmelerini sağlayan planın, DNA'da
şifrelendiğini tespit etmişlerdir. Ancak bu durumda da hücrenin
çekirdeğinde saklı bu mikroskobik bilgi bankasının içine bu muazzam
planı kimin bu kadar kusursuzca şifrelediği sorusu karşımıza çıkmaktadır…
Dahası, bu plan DNA'da yazılı olsa bile, hücrelerin
bunu kusursuzca okumalarını ve uygulamalarını sağlayan etken nedir?
Nasıl olmaktadır da milyarlarca farklı hücre, DNA'daki dev bilgi
bankasının içinden kendisini ilgilendiren kısmı bulmakta ve ona
uygun olarak yapı değiştirmektedir?
Örneğin gözü göz yapan hücreler, nereye kadar gözbebeği
yapıp retinayı, göz kaslarını, veya göz merceğini hangi büyüklükte
ve hangi yapıda üretip sonra da bu üretimi hangi aşamada durdurmaları
gerektiğini nasıl anlamaktadırlar?
Ya da karaciğeri, böbrekleri veya pankreası yapan
hücreler, hiç tanımadıkları bu organların özelliklerini nasıl bilip
ona göre yapı değiştirmektedirler?
| |
| Yukarıda
vücuttaki hücre çeşitlerinden birkaçı görülmektedir.
Başta birbirinin aynı olan hücrelerin çoğalmasıyla
vücuttaki yaklaşık 200 tür hücre oluşur. DNA'larında
yazılı olan bilgi aynı olmasına rağmen, her hücre
türü sadece kendisine ait olan bilgileri kullanır.
Hiçbir karışıklık çıkmaz. Kemik hücreleri asla
göz ya da başka bir organı oluşturmaya kalkmaz
ya da sinir hücreleri, alyuvarlarla karışmazlar.
Hepsi nerede nasıl davranacağını çok iyi bilir.
Bu kusursuz düzeni sağlayan ve vücut hücrelerine
neler yapacaklarını ilham eden herşeyin hakimi
olan yüce Allah'tır. |
|
Üstelik bu hücreler oluşturacakları organa göre
yapı değiştirirken pek çok faktörü de göz önünde bulundurmaktadırlar.
Örneğin bir hücre beyin hücresi olmak üzere değişirken sinir sistemini,
beynin beslenmesini, oksijen alıp vermesini, tüm vücuda sinirlerle
bağlantı kurması gerektiğini, beynin bir kısmının görme, bir kısmının
duyma, bir kısmının hissetme gibi türlü özelliklere göre ayrılması
gerektiğini de hesaba katmaktadır. Diğer hücreler beynin zarar görme
ihtimalini gözönünde bulundurup onu çevrelemekte, doğum sırasında
oluşabilecek olumsuz şartları değerlendirip ona göre bir yapı oluşturmaktadırlar.
Peki ama hücreler nasıl böyle "ileri görüşlü" davranışlarda bulunmaktadırlar?
Tüm bu sorular, insanın doğumunun çok büyük bir
mucize olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim evrim teorisi de bu
noktada açmaza girmektedir. Hücrelerin organları oluşturması ve
vücudu şekillendirmesi sırasında DNA'daki genler arasında gerçekleşen
olağanüstü işbirliği karşısında evrimciler hiçbir açıklama getirememektedirler.
Şuursuz atom toplulukları olarak tanımlayabileceğimiz genlerin,
tesadüflerle böyle şuurlu bir uyumu organize edemeyecekleri, o kadar
açık bir gerçektir ki evrim savunucuları çoğu zaman konuya hiç değinmemeyi
tercih etmektedirler.
Evrimci Alman bilim adamlarından Hoimar von Ditfurth,
anne karnındaki mucizevi gelişme hakkında şunları söylemektedir:
"Tek bir yumurta hücresinin bölünmesinin, nasıl
olup da birbirlerinden öylesine farklılaşmış sayısız hücrenin doğuşuna
yol açtığı, bu hücreler arasında kendiliğinden olan iletişim ve
işbirliği, bilim adamlarının akıl erdiremediği olayların başında
gelmektedir."30
Beginning of Life kitabının yazarı G. Flanagan
da, bu konudaki soru işaretlerini şöyle dile getirmektedir:
"Böyle zor bir organizasyon nasıl başarılır? Hücrelerin
nereye gideceklerini, ne olacaklarını ve ilgili yere ulaştıklarında
ne yapacaklarını bilmelerini sağlayan nedir? Ve aynı zamanda diğer
hücrelerle güzel bir uyum içinde çalışmalarını sağlayan..."31
Flanagan'ın bu soruların ardından vermeye çalıştığı
cevap ise böyle mucizevi olaylara açıklama getirebilmekten çok uzaktır.
Flanagan bu olayları şöyle açıklamaya çalışmaktadır:
"Bu büyük sorular bizi, genleri oluşturarak genetik
programı yapan hücrelerin içinde saklı olan dünyanın hemen hemen
en küçük moleküllerine götürür. Biyolojinin gelişimiyle birlikte
ilk kez bu işlemlerden bazılarını ortaya çıkarıp açıklamak mümkün
oldu. Hayatın kitabı, aniden biraz açıldı... ancak sadece birkaç
ilgi çekici sayfası. Hala hikayenin tamamını bilmekten çok uzaktayız.
Hücrelerin birlikte çok iyi çalıştıkları açıktır,
çünkü aralarında kesintisiz bir moleküler diyalog vardır ve buna
bağlı olarak ilginç genetik talimatlara hemen adapte olurlar. Bu
talimatlar genetik kod olarak adlandırılan genlerde saklıdır. Anne
ile babanın hücrelerinin birleşmesinin ilk günü bu genetik program
elde edilir. Ve bundan sonra her yeni hücre üremesiyle birlikte
bu genlerin kopyası yapılır ve bu yeni hücrelere aktarılır. Bu nedenle
vücuttaki her hücre tamamen aynı genleri taşır ve tüm genetik programı
içerir. Eğer her zaman tüm program aktif olsaydı, her hücre kendi
fonksiyonlarını yapan hücreler klonlardı… Her zaman hepsi
faal değildir. Bu durumu kafanızda şöyle canlandırabilirsiniz; bir
grup katılımcının zor bir bina planını yapmak için yakın bir işbirliği
çerçevesinde çalışmaları gerektiğini düşünün. Her biri temel planı
biliyorlar, her biri sinyal veriyor, diğerlerinden gelen sinyallere
projeyle tam içiçe olabilmek için hassas bir şekilde cevap verebiliyor."32
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi,
hücrelerin farklılaşarak birbirlerinden tamamen apayrı görevler
üstlenmelerini, belirli bir plan dahilinde hareket etmelerini sağlayanın
"genetik bir program" olduğundan söz edilmektedir. Bu, doğrudur;
gerçekten de her hücrenin içine kusursuz bir program yerleştirilmiştir.
Ancak önemli olan şudur: Bu programı yapan ve hücrelerin içine yerleştiren
kimdir? Burada bahsettiğimiz program sıradan bir bilgisayar programı
gibi bir şey değildir. Bu programı uygulayan hücreler, içinde milyonlarca
içiçe geçmiş kompleks yapısıyla, duyan, gören, hisseden, düşünen,
karar alabilen, neşe duyan, güzellikleri takdir edebilen, kendi
hücrelerini, genlerini, DNA'sını inceleyip bundan sonuçlar çıkartabilen
bir insanı meydana getirmektedir. Üstelik hücre dediğimiz protein
yığınlarının böyle bir programı anlayabilmesi, bu programa uygun
hareket etmesi gerektiğinin şuuruna varabilmesi, üstelik her aşamayı
eksiksiz olarak yerine getirebilmesi zaten başlı başına bir mucizedir.
Nitekim günümüzün önde gelen evrim savunucularından
biri olan Richard Dawkins, insanın oluşumu aşamasında, bir insanın
genetik programını içeren genlerin bu denli bir işbirliği içinde
hareket etmeleri karşısındaki çaresizliğini şöyle ifade etmiştir:
"… Ceninin gelişiminde de genler o kadar
karmaşık ve birbiriyle kilitlenmiş bir ilişkiler ağıyla denetleniyor
ki buna değinmememiz daha doğru olacak."33
Dawkins, insanın yaratılış mucizesinde görevli
genler arasındaki ilişkilerin, bu genlerin sergiledikleri olağanüstü
yeteneklerin tesadüfen oluşamayacağını, böyle kompleks bir sistemin
evrim mekanizmaları ile açıklanmasının mümkün olmadığını anlamış
ve böyle bir itirafta bulunmuştur. Ancak çok önemli bir noktayı
atlamaktadır. Değil başlıbaşına bir mucizeler zinciri şeklindeki
bebeğin gelişiminin, bu bebeğin oluşumu için gerekli olan tek bir
parçanın, tek bir hücrenin tesadüfen oluşması da aynı şekilde mümkün
değildir.
| HÜCRELER
BEDENİ ŞEKİLLENDİRİYOR |
 |
 |
İnsanın oluşum aşamaları bir mucizeler
zinciridir. Hücreler bir düzen içinde birleşerek
bedeni şekillendirirler. Elleri gözleri. kulakları,
kan damarları, bacakları, kalbi, beyni, sinir hücrelerini
inşa ederler. Her hücrenin DNA'sında, insan bedeninin
bütün detaylarını anlatan milyarlarca bilgi bulunur.
Ancak embriyodaki hücreler, hangi organa ait olacaklarsa
sadece o organa ait bilgiyi milyarlarcasının içinden
bulur ve okurlar. Bu bilgiye göre hücreler organları,
dokuları inşa ederler. Bir hücrenin DNA'daki bilgiyi
çözebilmesi mutlaka üzerinde düşünmesi gereken bir
konudur. DNA'da bulunan bilgileri hücrenin çekirdeğine
kim yazmıştır? Hücreleri, adeta bir insan gibi,
bu bilgileri okuyarak hareket etmeleri için kim
programlamıştır? Bu soruların tek bir cevabı vardır.
İnsan Allah tarafından yaratılmış ve kusursuzca
var edilmiştir. Hücrelere neler yapacaklarını ilham
eden Allah'tır. |
|
Anne rahminde oluşan tek bir hücre, 9 ay gibi bir
süre içinde, gören, duyan, hisseden, nefes alan, düşünen bir insana
dönüşmekte, bu dönüşümün her detayı kusursuz bir plana göre gerçekleşmektedir.
Dahası bu mucize milyonlarca yıldır, aynı kusursuzlukta sürekli
tekrarlanmaktadır.
Evrimcilerin tesadüf iddiaları, bu mucizevi olayın,
insana ait hücreleri meydana getiren şuursuz atomların kararıyla
olduğu yönündedir. Atomların bir gün ani bir karar vererek biraraya
toplandıklarını, o güne kadar hiç görmedikleri, hiç tanımadıkları
organları meydana getirdiklerini iddia ederler. Kendilerini bu mantıksız
iddialara öylesine körü körüne inandırmışlardır ki, bu şuursuz atomlardan
her birinin insanın hangi parçasını oluşturacağına karar verip,
buna göre gereken yerlere gittiklerini kabul ederler. Bu oluşumda
hiçbir müdahalenin olmadığını, herşeyin tesadüflerin eseri olduğunu,
hücrelerin ve atomların da yapmaları gereken en doğru hareketi kendi
iradeleriyle tesbit edip kusursuz bir insan bedenini inşa ettiklerini
düşünürler. Her ne kadar burada anlatılanları kabul etmek istemeseler
de, aslında öne sürdükleri iddialar tam olarak bu anlamlara gelmektedir.
İşte bu noktada evrimcilerin ne denli büyük bir
mantık hezimeti içinde oldukları ortaya çıkmaktadır. Buraya kadar
anlatılanlar ve bundan sonra anlatılan her detay, yeni bir insanın
varoluş aşamalarının evrimci iddiaların aksine, tesadüflerle gerçekleşmesinin
mümkün olmadığını ortaya koymaktadır. Bu olağanüstü olaylar, hücrelerin,
onları meydana getiren organellerin, moleküllerin, atomların çabalarıyla
değil, üstün kudret sahibi Allah'ın "OL" demesiyle meydana gelmektedir:
O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir
damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı; sonra sizi bir
bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz,
sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden
kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele
erişmeniz ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır).
Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca:
"Ol" der, o da hemen oluverir. (Mümin Suresi, 67-68)
YUMURTA HÜCRELERİNİN SERGİLEDİKLERİ ŞUUR
Rahim duvarına yerleşme hazırlığı yapan hücreler
genetik olarak anneden farklı olduğu halde bunların vücuda nakledilen
bir organ veya doku gibi neden reddedilmediği uzun zamandır çözülemeyen
bir sırdır. Bunun cevabını R. Flanagan şöyle vermektedir:
Annenin savunma hücreleri embriyoyu
yok etmek için yaklaşırlar. (üstte) Ancak vücuttaki mükemmel
tasarım sayesinde yumurtaya zarar veremezler. |
"Hücre kümesinin "evrensel bir şifre" olarak nitelendirilebilecek
özel sinyaller yaydığını söyleyebiliriz. Bu şifre tüm insanlar için
aynıdır ve aynı şekilde annenin hücreleri de bir zamanlar henüz
küme halindeyken kendilerini bu şifreyle ifade etmişlerdir. Bu nedenle
annenin hücreleri yeni gelenlere karşı bir savunma oluşturmaz, çünkü
onlar biyolojik olarak bedene yerleşen bu hücre kümesini bir düşman
değil evrensel bir dost olarak görürler."34
Burada tekrar çok önemli bir noktaya dikkat çekmekte
yarar vardır. Flanagan'ın ifade ettiği şekilde bir hücre topluluğunun
"evrensel bir mesaj" yollaması ve başka hücre topluluklarının bu
mesajı anlayarak, karşılarında bir düşman değil dost olduğunu "anlaması"
çok büyük bir mucizedir. Unutulmamalıdır ki, burada söz konusu olanlar
şuurlu insan toplulukları değil, eli, gözü, kulağı, beyni olmayan,
şuursuz atomların, moleküllerin, proteinlerin birleşiminden oluşmuş,
gözle görülemeyecek kadar küçük hücrelerden oluşan topluluklardır.
Kuşkusuz hücrelerden böyle bir şuur gösterisi beklemek, son derece
büyük bir mantık bozukluğu olacaktır.
Bu noktada karşımıza çıkan gerçek açıktır: Embriyonun
anne rahmine rahatlıkla yerleşip, en güvenli olacak şekilde varlığını
sürdürebilmesi, embriyoyu da, anneyi de, anne bedenindeki savunma
sistemini de yaratan Allah'ın rahmeti ile gerçekleşir.
Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz
Allah'ın katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç
kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini
bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdardır. (Lokman Suresi,
34)
EMBRİYO İÇİN HAZIRLANMIŞ ÖZEL KORUMA SİSTEMİ
Anne rahmine asılan hücreler bu güvenlikli yerde
beslenmeye ve gelişmeye devam ederler. Ancak bu, son derece şaşırtıcı
bir durumdur. Çünkü normal şartlar altında anne karnında hızla büyümekte
olan embriyonun karşısında büyük bir tehlike vardır: Annenin bağışıklık
sistemi.
Bağışıklık sistemi, vücuda giren her türlü yabancı
organizmayı düşman sayar ve ona saldırır. Anne vücudundan farklı
bir genetik bilgiye sahip olan embriyo da vücut için yabancı bir
organizmadır. Nitekim annenin kanındaki savunma hücreleri bu yabancı
organizmanın varlığını fark ettikleri anda hemen rahme doğru akın
ederler. Eğer özel bir tedbir alınmamış olsa, savunma hücrelerinin
embriyoyu öldürmeleri kaçınılmazdır.
Ama hastalık durumları hariç böyle bir şey gerçekleşmez,
çünkü embriyo özel tedbirlerle en başından koruma altına alınmıştır.
Daha embriyo rahim duvarına tutunmadan önce anne
rahmi civarında oluşmaya başlayan trofoblast hücreleri, annenin
kan damarları ile embriyo arasında bir tür filtre oluştururlar.
Savunma hücreleri bu filtreyi geçemezler ve dolayısıyla embriyo
da alarm durumundaki savunma hücrelerinin saldırısından korunmuş
olur. Dahası, söz konusu hücrelerin bazıları da, oksijen ve besin
maddeleri gibi gerekli malzemelerin embriyoya ulaşmasına yardımcı
olurlar.
Şimdi bu özel hücrelerdeki yapıyı detaylı olarak
inceleyelim.
Trofoblast HÜCRELERİNİN MÜHENDİSLİK YETENEĞİ
Trofoblast hücreleri önceki sayfalarda da belirttiğimiz
gibi, aynı yumurta hücresinden çoğalmış olmasına rağmen, embriyoyu
oluşturan hücrelerden ayrılarak, embriyonun anne karnındaki gelişimiyle
ilgili tüm destek görevleri üstlenmiş bir hücre grubudur. Yedinci
güne gelindiğinde bu hücreler her yöne doğru uzantılar çıkartarak
büyümeye başlarlar. Bu değişikliğin amacı hücrelerin rahim duvarından
içeriye geçmesini sağlamaktır. Bu geçiş sırasında annenin kılcal
damarlarıyla karşılaşırlar. Ve bunların dış yüzeyini delerler. Böylece
7. ve 8. günler arasında embriyonun dokusu annenin kanıyla bağlantıya
geçmiş olur.
Trofoblast hücreleri embriyoyu oluşturan
diğer bütün hücrelerden ayrılarak, embriyonun anne karnındaki
gelişimiyle ilgili tüm destek görevleri üstlenmiş bir
hücre grubudur. Bu hücrelerin embriyo ve anne arasında
kurdukları dengeler sayesinde embriyo, gelişimini güven
içinde sürdürür. Örneğin annenin damarlarının embriyoya
basınç yapmasını ya da annenin savunma sisteminin bebeğe
zarar vermesini bu hücreler engeller. Bu hücrelerin bebeğin
ihtiyaçlarından haberdar olmalarını sağlayan elbette ki
Allah'tır. |
Bazı trofoblast hücreleri rahim duvarındaki kılcal
kan damarlarının çeperlerini parçalayacak enzimler üretirler. Bu
şekilde annenin kanının embriyoya yapacağı basınç da azaltılmış
olur. Trofoblast hücreleri adeta bu muhtemel tehlikeden haberdarmış
gibi hareket eder ve embriyonun ölümü ile sonuçlanabilecek böyle
bir tehlikeye karşı önlem almış olurlar. Eğer bu hücreler annenin
damarlarında böyle bir ayarlama yapmasalardı, bu, anne kanının yüksek
bir basınçla içeriye dolmasına neden olabilirdi. Bu durumda da anne
kanının dıştan uyguladığı basınç sonucunda embriyonun dolaşımı dururdu.
İlerleyen haftalarda yine bu özel hücrelerin bir
kısmı anne kanının önünde bir set oluşturur. "Plasenta" olarak adlandırılan
bu set çok özel bir yapıya sahiptir. Yakından incelendiğinde trofoblast
hücrelerinin bu seti oluşturarak, adeta birer tıpa gibi kanın önünü
kapadıkları görülecektir. Bu, çok önemli bir detaydır. Çünkü embriyo
artık annenin dokularıyla bağlantı içindedir; anneden gelen kanın
içindeki maddelerle beslenmektedir. Besinlerin girmesi gereklidir,
ama besinlerle birlikte anne kanındaki savunma hücrelerinin embriyoya
ulaşmaması da çok önemlidir. Nitekim plasentanın oluşturduğu tıpa
sistemiyle annenin kanında bulunan savunma hücrelerinin embriyonun
tarafına geçmesi de engellenmiş olur. Ancak anneden gelen kanın
geçişi engellendiyse embriyo nasıl beslenecektir?
Bu sorunun cevabı hücrelerin yapısındaki tasarımın
kusursuzluğunu göstermektedir. Tıpa görevi gören bu hücrelerin aralarında
bulunan ince boşluklar embriyonun ihtiyacı olan besin maddelerinin
anne kanının plazmasından çekilebilmesini sağlayacak büyüklüğe sahiptir.
Annenin kanından alınan oksijen, besin maddeleri ve mineraller bu
ince aralıklardan geçerek embriyoya ulaşır. Ama savunma hücreleri
daha büyük oldukları için bu aralıklardan geçmeyi başaramazlar.35
Yukarıda rahmin duvarlarına gömülmüş
durumdaki emriyo (blastosit) görülmektedir. Embriyo rahimde
kan damarlarının yoğun olduğu bir bölgeyi bulur ve buraya
tutunur. Toprağa atılan tohumların bir yandan filizlenip
bir yandan da kök salmaları gibi embriyo da bir yandan
büyümesini devam ettirir, bir yandan besin sağlayacağı
dokunun derinliklerine doğru ilerleyerek kendisine yeni
besin kanalları üretir. (Keith L. Moore, The Developing
Human - Clinically Oriented Embryology, W. B. Saunders
Company, 1983, Canada, s. 36) Bunları yapanlar embriyonun
dışında bulunan trofoblast denilen özel hücrelerdir. |
Anne ve embriyo arasında kurdukları köprü düşünüldüğünde
trofoblast hücrelerinin gerçekleştirdikleri işlerin kusursuz bir
mühendislik bilgisi gerektirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Çünkü bu hücreler oluşturdukları sistemlerle bebek ile anne arasında
adeta bir "hayat köprüsü"nün temellerini atmaktadırlar. Bu hücreler
bir yandan kanın önünde zarar verecek maddeler için tıpa vazifesi
görürken bir yandan da aralarında boşluklar bırakarak, gerekli maddelerin
geçişine olanak tanımaktadırlar.
Burada anlatılanlar trofoblast hücrelerinin fonksiyonlarından
yalnızca birkaç tanesidir. Ancak bunlar bile bu hücrelerdeki tasarımın
kusursuzluğunun görülmesi için yeterli olmaktadır. Tam ayarında
boşluklar bırakan, sadece yararlı maddeleri tesbit ederek onların
içeri girmesini sağlayan, embriyoya zarar verecek maddeleri bilen
ve bunların geçişine imkan vermeyecek sistemler kuran böyle bir
yapının tesadüfen ortaya çıkamayacağı çok açık bir gerçektir.
Tüm bu olağanüstü özelliklerin tesadüfen oluştuğunu
iddia eden bir kişi aşağıdaki soruları elbette cevaplayamayacaktır;
Bu hücreler embriyonun gelişmek için ihtiyacı olan
maddeleri nereden bilmektedirler?
Kandaki birçok madde arasında hangi maddelerin
yararlı olduğunu nasıl tespit ederler?
Savunma sistemi hücrelerinin, embriyoya zarar vereceğini
nasıl öğrenmişlerdir?
Tehlike oluşturacak maddelerin büyüklüklerini önceden
nasıl tesbit etmektedirler?
Bu maddelerin girişini engelleyecek, ancak yararlı
maddelerin geçişine izin verecek bir ağ kurmayı nasıl akletmişlerdir?
İnsan soyunun varlığını devam ettirebilmesi için
bu sistemde en ufak bir hata olmaması şarttır. Akıl ve vicdan sahibi
her insan tesadüflerin hücrelere bu özellikleri kazandıramayacağını
bilir. Tesadüfler bir tasarım ortaya çıkarıp sonra da bu tasarımın
her insanda tıpatıp aynısının olmasını sağlayamazlar. Trofoblast
hücrelerini tüm özellikleriyle birlikte yaratan ve onları bir insanın
varoluşunu destekleyici şekilde yönlendiren Allah'tır. Bu, Allah'ın
eşi benzeri olmayan yaratma sanatının sadece bir örneğidir:
Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında
bulunanları ancak hak ve adı konulmuş bir ecel (belli bir süre)
olarak yarattık. İnkar edenler ise, uyarıldıkları şeyden yüz çeviren(kimseler)dir.
De ki: "Gördünüz mü haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız,
yerden neyi yaratmışlar, bana gösterin? Yoksa onların göklerde bir
ortaklığı mı var? Eğer doğru sözlüler iseniz, bundan önce bir kitap
ya da bir ilim kalıntısı (veya bir eser) varsa, bana getirin." (Ahkaf
Suresi, 3-4)
İKİ CANLI ARASINDAKİ HAYAT KÖPRÜSÜ: Plasenta
Teknolojinin en son imkanları ile üretilmiş, milyonlarca
dolar değerinde olan ve en modern hastanelerde kullanılan yaşam
destek üniteleri, birkaç kilogram ağırlığında bir et parçası ile
karşılaştırıldıkları zaman son derece ilkel ve yetersiz kalırlar.
Bu et parçası bilim adamları tarafından "doğumun gerçek kahramanı"
olarak nitelendirilen plasentadır.36
Embriyo, gelişimi için gerekli olan besin, oksijen
ve diğer maddeleri belirli bir dönemden itibaren anne kanından almaya
başlar. Plasenta da, anne ile embriyo arasında bu maddelerin alışverişini
sağlayan bir yapıdır; anne ile embriyo arasında köprü görevi görür.
Plasentanın yapısı gelişmekte olan fetüsün bütün gereksinimlerini
karşılayacak şekilde yaratılmıştır.
Plasenta, trofoblast hücrelerinin aralarından sızan
besin maddelerini bebeğe taşıyacak olan yumuşak kan damarları ile
doludur. Anneden gelen tüm besin maddelerini, oksijeni, demir ve
kalsiyum gibi önemli mineralleri plasenta önce göbek bağına (umblical
cord) ve oradan da embriyonun kılcal damarlarına iletir. Üstelik
plasenta sadece embriyonun metabolizması için gerekli besinleri
sağlamakla kalmaz, yeni dokuların oluşması için gerekli olan besinleri
de seçerek fetüse taşır.37
Amino asitlerin fetüs tarafından her türlü sentez için kullanılması
gerekir. (karbonhidratlar, nükleik asitler -DNA'nın yapıtaşları-,
yağ vs.) Plasenta bunları da annenin dolaşımından seçip yakalar.
Bunu ise genellikle özel taşıyıcılar vasıtasıyla gerçekleştirir.
Onları stoklar, gerekli olanını kendisi için kullanır, bir kısmını
da fetüsün dolaşımı içerisine yollar. Besinler dışında iyonlar da,
plasentadan geçer. Özellikle iki iyon fetüs için çok önemlidir ve
bunları bol miktarda depolaması gerekir. Bunlardan biri demirdir.
Kan hacmini artırmak için buna ihtiyacı vardır. Diğeri ise kemiklerin
gelişimi için gerekli olan kalsiyumdur. Bunların transferi çok etkileyici
ve titiz gerçekleşir. Eğer annenin aldığı demir miktarı az da olsa,
plasenta bebek için gerekli olan miktarı annenin kanından çeker
ve ne olursa olsun bebeğin ihtiyacını karşılar ve onu her türlü
tehlikeden korur.38
Plasenta bu işlemin tam tersini de, yani embriyodan
annenin kanına atık maddelerin taşınması işini de ustalıkla yerine
getirir.
Unutulmamalıdır ki, burada "yapar", "seçer", "alır",
"depolar", "taşır" fiillerini yerine getirdiğini belirttiğimiz plasenta
, yine hücrelerden oluşan bir dokudur. Saydığımız tüm bu fiilleri
yerine getiren, örneğin demire ihtiyaç olduğunu bilen ve birçok
madde arasından demir atomlarını seçebilen, aldığı demiri nasıl
kullanacağını bilen, bilgi sahibi bir insan değil, bir hücreler
topluluğu olan plasentadır. Plasentayı oluşturan hücreler ihtiyaç
duydukları maddeleri tanımakta ve bunları seçebilmektedir. Bir hücrenin
bir atomu tanıması kuşkusuz büyük bir mucizedir. Üstelik bu atomu
tanımanın yanısıra, onu bilinçli bir şekilde, ihtiyaç olan miktarda
alarak bir yere taşıması daha da olağanüstü bir olaydır. Buraya
kadar anlatılan ve bundan sonra anlatılacak olan bilgiler, hep bu
bakış açısıyla değerlendirilmelidir.
İnsanın yaratılış mucizesinde söz konusu olaylar
hücrelerin, hücreleri meydana getiren molekül ve atomların gösterdikleri
şuur içeren davranışlardır. Elbette bu şuur bunların hiçbirine değil,
onları yaratan ve yapacakları işleri herbirine ilham eden Allah'a
aittir.
İlerleyen satırlarda inceleyeceğimiz detayların
tümü de apaçık birer yaratılış delilidir.
PLASENTANIN DİĞER HAYATİ GÖREVLERİ
Fetüsü plasentaya bağlayan uzun ip gibi bir yapı
olan göbek kordonunda üç kan damarı vardır. Bu damarlardan biri
göbek toplar damarı adını alır. İçinde besin maddesi ve oksijen
bulunan kanı plasentadan bebeğe iletir, diğer ikisi göbek atar damarlarıdır.
Bu damarlar, karbondioksit ve besin maddelerinin atıkları ile yüklü
kanı, bebekten plasentaya götürürler.
Göbek kordonu sağlam ve esnek yapısı sayesinde
kolay kolay dolanıp sıkışmaz. Bu, kan taşınmasında bir aksaklık
olmaması bakımından önemli bir özelliktir. Ayrıca kordonun esnek
yapısı, bebeğin hareket etmesini de mümkün kılacak en uygun şekildedir.
Bebek ve anne bedeni arasındaki bağlantıyı sağlayan göbek
kordonunun içinden 3 ayrı hat geçer. Bu hatlardan biri
embriyoya besin ve oksijen taşır. Bu sayede embriyo sıvı
dolu bir ortamda yaşadığı ve ciğerleri suyla dolu olduğu
halde boğulmaz, sindirim sistemi olmadığı ve yemek yiyemediği
halde açlıktan ölmez. Diğer iki hat ise embriyonun ürettiği
atıkları embriyodan uzaklaştırır. Görüldüğü gibi embriyo
mükemmel bir tasarımla yaratılmıştır. |
Fonksiyonları düşünüldüğünde plasentanın embriyo
için kimi zaman bir akciğer, mide ya da bağırsak, kimi zaman karaciğer,
kimi zaman da böbrek gibi hareket edecek şekilde yaratıldığı görülecektir.
Üstelik plasenta bunları sabit bir düzen içinde değil, bebeğin değişen
ihiyaçlarını göz önünde bulundurarak yapar. Örneğin fetüsun birinci
ve ikinci aylarda ihtiyaç duyduğu gıdalar ile sekizinci ve dokuzuncu
aylarda ihtiyaç duyduğu gıdalar birbirinden farklıdır. Ancak plasenta
bunu mükemmel bir dengeyle ayarlar ve her dönem için hazmedilmesi
en kolay olan gıdaları embriyo için seçer.
Plasentanın en önemli görevlerinden biri de cenin
için gerekli olan östrojen ve progesteron gibi hormonları salgılamaktır.
Bu hormonlardan progesteron annenin vücudunda özellikle rahim kısmını
canlandırarak, bebeğe fiziksel destek sağlar. Gelişimini devam ettirebilmesi
için en rahat ortamın oluşmasına imkan verir. Ayrıca, annenin göğüslerindeki
süt bezlerinin gelişmesini sağlayarak zamanı geldiğinde sütün oluşturulmasına
da yardımcı olur. Bundan başka annenin metabolizmasının verimini
yükselterek destek olur. Böylece, annenin sağlıklı olmasına ve rahat
etmesine katkıda bulunur. Rahmin embriyo için rahat ve güvenli bir
yer haline gelmesini sağlayan bu hormonların eksiksiz biçimde ve
gerekli miktarlarda salgılanması bebeğin sağlıklı doğabilmesi için
çok önemlidir. Ayrıca bu hormonlar annenin organizmasını doğuma
da hazırlar.
Plasenta tüm bu görevlerinin yanında hamileliğin
son üç ayında meydana gelebilecek enfeksiyonlara karşı da embriyonun
bağışıklık kazanmasını sağlar.
Buraya kadar anlatılanlar plasentanın embriyonun
gelişimi sırasında üstlendiği görevlerden yanlızca birkaç tanesidir.
Ayrıca bizim burada anlattığımız her konunun insanın tahayyül edemeyeceği
kadar çok ayrıntısı vardır. Her bir sistem pek çok karmaşık kimyasal
işlemin gerçekleşmesine bağlıdır.
Embriyonun değişen ihtiyaçlarını
hesaplayan ve bu ihtiyaçları eksiksiz olarak karşılayabilen
yegane makine plasentadır. Plasentanın en dış tabakasında
bulunan hücreler, annenin kan damarları ile embriyo arasında
bir tür filtre oluştururlar. Örneğin besinlerin geçişine
izin verirken savunma sistemi elemanlarının geçişine izin
vermezler. Plasentayı oluşturan da hücrelerdir. Bu hücreler
embriyonun ihtiyaçlarını nereden bilirler? Embriyoyu hangi
hücrelere karşı korumaları gerektiğini nasıl anlarlar?
Embriyonun ihtiyacı olan maddeleri milyonlarca molekül
arasından nasıl ayırt ederler? Plasenta denilen et parçasına
ve plasentayı oluşturan hücrelere bu üstün aklı veren
kimdir? Embriyonun yaşayabilmesi için gerekli olan bütün
tedbirleri yaratan, vücutta buna göre bir sistem kuran
elbette ki Allah'tır. Allah her türlü yaratmayı bilendir.
|
Günümüzde embriyonun gelişimi üzerine yapılan her
yeni araştırma plasentanın bebek için üstlendiği yeni bir görevi
ortaya çıkarmaktadır. Fakat hepsinde ortak bir özellik vardır. Plasentadaki
her mekanizma anne ile embriyoyu kusursuz bir uyum içinde birbirine
bağlamaktadır. Bu uyum son derece önemlidir. Çünkü anne vücudundaki
bu gibi mekanizmaların sağladığı dengelerden birinin bozulması durumunda
embriyonun yaşamını devam ettirmesi imkansızdır.
Hücrelerden oluşan bir dokunun bir canlının ihtiyaçlarından
haberdar olması, eksiklikleri tespit edip nasıl gidereceğini bilerek
hareket etmesi, tam gereken maddeleri gereken miktarlarda üretmesi
ve dışarıdan seçip alması kısacası şuurlu davranışlar sergilemesi
elbette ki bu dokunun kendi çabası ile ortaya çıkan bir durum olamaz.
Örneğin aynı görevi bir insanın yapması istense, böyle bir şeyi
yapması mümkün değildir. Hangi anda fetüsün neye ihtiyacı olduğunu
anlaması, bu ihtiyaca göre gereken önlemleri alması, gereken maddeleri
seçmesi, gereksiz maddeleri fetüsten uzaklaştırması tıp eğitimi
almamış bir insan için imkansızdır. (Tıp eğitimi almış bir insan
bile olsa hiç durmaksızın gece gündüz bu görevi hiçbir aksama olmadan
yerine getirebilmesi yine mümkün değildir.)
Ancak bir insanın yapamayacağı bu önemli görevleri,
plasenta adını verdiğimiz bu doku parçası eksiksiz ve kusursuz bir
şekilde yapabilmektedir. Üstelik binlerce yıldır yaşamış olan milyarlarca
insanın her birinin plasentası aynı yüksek şuuru ve üstün performası
sergilemiştir. Kuşkusuz plasentanın yapısındaki mükemmellik ve şuurlu
hareketleri, Allah'ın onu bu özelliklere sahip olarak yaratmasının
bir sonucudur. Bunun aksini savunmak aklın sınırlarının dışına çıkmak
demektir. Allah insan vücudunda yarattığı bu muhteşem tasarım ile
bize benzeri olmayan sanatını göstermekte ve ayetleriyle bu gerçekler
üzerinde düşünmemizi emretmektedir:
Göklerin, yerin ve her ikisi
arasındakilerin Rabbidir; şu halde O'na ibadet et ve O'na ibadette
kararlı ol. Hiç O'nun adaşı olan birini biliyor musun? İnsan demektedir
ki: "Ben öldükten sonra mı, gerçekten diri olarak çıkarılacağım?"
İnsan önceden, hiçbir şey değilken, gerçekten bizim onu yaratmış
bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu? (Meryem Suresi, 65-67)
İlerleyen sayfalarda ele alınacak konular okunurken
de unutulmaması gereken çok önemli bir nokta vardır. Buraya kadar
verilen örneklerde görüldüğü gibi bir plan dahilinde hareket eden,
zamanı geldiğinde görev değişikliği yapan, nerede durması gerektiğini
bilen, görev yerini terk etmeyen, ekip çalışması yapabilen, ihtiyaca
göre seçim yapabilen, gereken maddeleri gereken zamanlarda üretebilen
varlıkların tümü vücuttaki hücrelerdir. Gözle görülmeyen bu varlıkların
davranışlarında -biraz sonra detaylı olarak görüleceği gibi- çok
açık bir akıl vardır. Bu akıl hücrelere ait olamaz. Şuursuz ve cansız
atomlardan oluşan hücrelerin düşünüp karar verme gibi özellikleri
olamaz. Bu üstün şuur ve akıl Allah'a aittir. Bu gerçeğin sürekli
akılda tutulması, bu mucizevi olaylar üzerinde düşünürken insanın
derinleşmesine ve Allah'ın sonsuz kudretine şahit olmasına vesile
olması bakımından önemlidir.
BİR HÜCREDEN BİR ÇİĞNEM ET PARÇASINA...
Yandaki resimde rahim duvarına yapışmış
bir şekilde duran embriyonun üç haftalık hali görülmektedir.
Bir et parçasına benzeyen bu hücre yığını bölünmeye devam
edecek ve zaman içinde dünyayı görmemizi sağlayan gözlerimizi,
kokuları algılamamızı sağlayan burnumuzu, koşmamızı, yürümemizi
sağlayan ayaklarımızı, ellerimizi oluşturacaktır. İç organlarımız
da bu hücrelerden oluşacaktır. Bu muhteşem değişim elbette
ki tesadüflerin eseri değildir. Kendi kendine böyle bir
değişim oluşamaz. İnsan bedenindeki bu kusursuz değişimi
oluşturan, tüm alemlerin Rabbi olan Allah'tır. |
Hücreler zaman içinde bölünmeye devam ederek ve
gruplanarak, ışığa karşı hassas göz hücrelerini, acıyı, tatlıyı,
ağrıyı, sıcağı, soğuğu algılayacak sinir hücrelerini, ses titreşimlerini
hissedecek kulak hücrelerini ve gıdaları sindirecek sindirim sistemi
hücrelerini ve daha birçoklarını oluşturmaya devam ederler.
Embriyonun ilk üç haftası bittiğinde çoğalan hücreler
bir çiğnemlik et parçası görünümü alırlar. Bu gelişim Kuran ayetlerinde
"alak"tan "bir çiğnem et parçası"na değişim olarak bildirilmiştir.
Ayette şöyle buyurulmaktadır:
Sonra o su damlasını bir alak olarak
yarattık; ardından o alak'ı bir çiğnem et parçası olarak yarattık;
daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece
kemiklere de et giydirdik; sonra başka bir yaratılışla onu inşa
ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun
Suresi, 14)
Bebeğin oluşumundaki 1. evrenin bu şekilde bir
oluşumla sonuçlandığı embriyoloji bilimi tarafından yakın bir zamanda
keşfedilmiştir. Ancak Alemlerin Rabbi olan Allah'ın indirdiği ve
hiçbir eksiklik olmayan Kuran'da bu bilimsel gerçek 1400 sene önce
bildirilmiştir. Allah'ın şanı çok yücedir.
VÜCUT ŞEKİLLENMEYE DEVAM EDİYOR
İlk günlerde sadece anne kanından gerekli besinleri
alan cenin, artık kendi vücudunu beslemek ve hücrelerine oksijen
gönderebilmek için kendine has bir kan dolaşım sistemine ihtiyaç
duymaktadır. İşte bu sistemin meydana gelmesi için birçok hücre
ani bir kararla işbirliği yapıp dolaşım sistemini oluşturmaya başlarlar.
Hücrelerin bu davranışları, onların sonsuz bir akıl ve ilim sahibi
tarafından yönlendirildiklerinin apaçık bir delilidir.
Yaklaşık 13. günde bir grup hücre kalbi oluşturmak
için embriyonun göğüs bölgesinde toplanır. U harfine benzer şekilde
bir tüp oluşturarak son derece bilinçli bir şekilde öncelikle kalbin
temelini meydana getirirler. Bir yandan da diğer binlerce hücre
sanki kalbin oluşmaya başladığı haberini almış gibi vücudu baştan
sona dolaşacak kan damarlarının yapımına başlarlar. Böylece hücrelerin
şuurlu dizilimleri ve gereken bölgelere gidip yerleşmeleri ile,
damarların oluşması 21. günde tamamlanmış olur. Artık dolaşım sistemi
işlemeye hazırdır ve kalp, 22. günde ilk atışının ardından dakikada
60 vuruşluk bir ritmle çalışmaya başlar.39
İlk kasılmalar kalbin uzunluğu boyunca bir dalga gibi hareket eder.
Kalp oluşumunu tamamladığında, kasılmalar farklı odalarda düzenli
şekilde devam eder.
Kalp atmaya başlamıştır, ama henüz ortada kan yoktur.
Bunun için de görevli hücreler vardır. Bu hücreler yeni oluşan insanın
bedeninde "kan" isimli özel bir maddeye ihtiyaç duyacağını adeta
önceden hesaplar ve kan hücrelerine dönüşürler. Kan sıvısı da çok
geçmeden damarlarda dolaşmaya başlar. 4. haftanın sonunda kalbin
ve damarların içine tamamen kan dolmaya başlar. Elbette kalbin,
dolaşım sisteminin ve kan sıvısının oluşumu başlıbaşına hayranlık
uyandıran bir olaydır. Henüz ortada bunların hiçbiri yokken, hücreler
eksiksiz işleyen bir planlama ile gereken zamanlarda gereken yerlere
yerleşerek insanın yaşamı için vazgeçilmez olan dolaşım sistemini
inşa etmektedirler. Burada kısaca özetlediğimiz bu aşamaların hiçbiri
tesadüfen meydana gelemez; bu kusursuz inşa planı tek bir hücrenin
çoğalmasından meydana gelen hücrelere ait olamaz. Bu noktada da
karşımıza çıkan apaçık yaratılış gerçeğidir.
Üstelik dolaşım sisteminin yalnızca oluşumu değil,
her elemanının sahip olduğu özellikler de insanda hayranlık uyandıracak
dengelerle yaratılmıştır. Anne karnında gelişmekte olan bebeğin
kanı ilk görev için normal bir insanınkinden çok daha nitelikli
özellikler taşır. Örneğin bebeğin kanındaki hemoglobin maddesinin
oksijen tutma yeteneği yetişkinlere oranla çok daha yüksektir. Embriyonun
1cm3 kanında bulunan alyuvarların sayısı da yeni doğmuş bir bebeğin
aynı miktardaki kanında bulunan alyuvar sayısından çok daha yüksektir.
Dördüncü ayda göbek kordonundan plasentaya günde yaklaşık 24 litre
kan geçer. Bu dolaşım o kadar hızlıdır ki, bir devir 30 saniye içinde
tamamlanabilir.40
Bu yolla kan, gerekli olan oksijen ve besini plasentadan alarak
hücrelere götürmeye başlamıştır. Aynı anda bir taraftan böbrekler
de oluşmaktadır ve kan, hücrelerden topladığı artıkları böbreklere
götürüp temizlemeye başlar.
Şimdi burada durup bir kez daha düşünelim: Böyle
kusursuz bir sistem günün birinde, tesadüfen, eksiksiz bir şekilde,
kendiliğinden gelişmiş olabilir mi? Bebeğin özel yapıdaki kanı,
bu kanı kalbe, kalpten de gerekli bölgelere taşıyan kan damarları
bu damarları plasentaya bağlayan yapılar, kısacası her detay zaman
içinde tesadüfen, kendi kendini inşa etmiş olabilir mi?
Şüphesiz olamaz. İnsan için çok önemli olan bu
sistemin eksiksiz olarak bir anda meydana gelmesi şarttır. Çünkü
kalbin, kanın ve damarların oluşumundaki herhangi bir aksaklık embriyonun
gelişmesinin durmasına neden olacaktır. Damarlar oluşmadan önce
kalp kanı pompalasa, kan kontrolsüz biçimde dağılacak ve dolaşımı
sağlayamayacaktır. Ya da kalp gerektiği zaman atmaya başlamasa,
kan vücuda ulaşamayacaktır. Bu da embriyonun gelişemeden annenin
rahminde ölmesi demektir. Oysa bugüne kadar yaşamış olan milyarlarca
insanın her birinde bu ayarlamalarda hiçbir aksaklık olmamış, kalp
tam atması gerektiği anda ilk atışını yapmış ve yeni oluşan vücuda
tam gerektiği kadar kanı pompalamıştır. Bu da başta sorduğumuz "tesadüfen
oluşmuş olabilir mi?" sorusunu tamamen anlamsız kılmaktadır. Bir
sistemin, bir canlının, bir yapının bir anda var olması, onun yaratıldığının
apaçık bir delilidir. Bu, akıl sahibi her insanın tasdik edeceği,
asla aksini iddia edemeyeceği kesin bir gerçektir.
Tüm bu kusursuz sistemlerin yaratıcısı, insanı
en güzel surette ve eksiksiz olarak tüm ihtiyaçlarıyla birlikte
yaratan Allah'tır.
DAMAR SİSTEMİNİN MUCİZEVİ OLUŞUMU
Birbirlerinden bağımsız bir şekilde duran bu hücreler
aslında damar hücreleridir. (1-2) Sonra birden bu hücreler birbirlerine
tutunmaya ve kendi aralarında bağlantılar kurmaya başlarlar. (3-4)
Ve hücreler damarları oluştururlar. (5-6) Sonuçta damar hücreleri
o kadar mükemmel bir boru sistemi inşa ederler ki, bu boru sistemi
üzerinde herhangi bir çatlak ya da delik olmaz. Damarların iç yüzü
adeta elle yapılmış gibi pürüzsüzdür. Damar hattının toplam uzunluğu
40.000 km'den fazladır. Bu uzunluk dünyanın çevresinin toplam uzunluğu
kadardır. Bu ihtişamlı tasarım alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.
KALBİN OLUŞUMU

Kalbin oluşumu çok açık bir
yaratılış mucizesidir. Çoğalmakta olan bazı hücreler birden kasılmaya
ve gevşemeye başlarlar. Ardından bu hücrelerin yüzbinlercesi biraraya
gelir ve kalbi oluştururlar. Bu kalp bir ömür boyu atmaya devam
edecektir. Döllenmenin 23. gününde embriyonun kan damarları birbirleriyle
birleşmeye başlar. 25. günde kalp tek bir odacık halinde belirir.
26 ve 27. günlerde ise odacıklar gelişmeye başlar. 33. günde artık
karıncık ve kulakçıklar belirginleşmiştir ve 40. günde kalp artık
iyice gelişmiştir. Yanda embriyonun kırmızı bir nokta halinde kalbi
görülüyor.
SİNİR SİSTEMİNİN İNŞASI
Bütün bu işlemler devam ederken çok önemli bir
oluşumun daha gerçekleşmesi gerekmektedir: Merkezi sinir sistemi.
Embriyonik disk olarak adlandırılan yapının en üst tabakasında meydana
gelen paralel çizgi ve kabarcıklar merkezi sinir sistemini (beyin
ve omurilik) oluşturmaya başlar. En üst tabaka bir oyuk oluşturur,
oyuğun köşeleri birleşir ve yapışır, böylece dar bir tüp meydana
gelir. Tüpün ön kısmı kalınlaşır ve beyni oluşturmak için genişler.
Bu arada arka tarafı da omuriliği oluşturur.
Burada 1-2 cümle ile özetlenen bu olayların tümü
aslında insanın hayal gücünün sınırlarını aşacak kadar olağanüstüdür.
Sinir sisteminin oluşumundaki diğer aşamalar da bu olaylardaki olağanüstülüğü
tekrar tekrar pekiştirmektedir.
5. haftadan itibaren oluşan omurilikte çok süratli
bir üretimle saniyede 5000 tane nöron adlı özel sinir hücreleri
üretilmeye başlanacaktır. Bu bölgede daha sonra beyin oluşacaktır.41
Beyin hücrelerinin büyük kısmı embriyonun ilk beş
ayında oluşur ve hepsi doğumdan önce beyindeki gereken konumlarını
almış olurlar. Büyük bir hızla oluşan hücreler bir süre sonra merkezi
sinir sisteminin kollarını oluşturmak üzere, daha uzaklara göç etmeye
başlarlar.
Ancak bu aşamada her bir nöronun, sinir sistemi
içinde kendisi için ayrılmış olan hedef yeri tam olarak bulması
şarttır. Bu yüzden genç nöronların yollarını bulabilmeleri için
mutlaka bir rehbere ihtiyaçları vardır. Bu rehberler, omuriliğin
ve beynin gelişme alanı arasında bir tür kablo şeklinde uzanan özel
hücrelerdir. Nöronlar üretildikleri yerden çıkıp bu rehberlere tutunarak
göç ederler. Ve kendileri için ayrılmış olan yerleri anlar, oraya
yerleşirler ve hemen ardından uzantılar meydana getirerek diğer
nöronlarla bağlantı kurarlar.
 Beynin inşası anne karnında, ıslak
bir ortamın içinde, açık bir şekilde gerçekleşir. Bu inşayı
hiçbir aklı ve şuuru olmayan hücreler yaparlar. Bu mucizevi
olay sonucunda bebek toplam 10 milyar beyin hücresine sahip
olacaktır. Her hücre hangi hücrelerle bağlantı yapması gerektiğini
önced en bilerek hareket eder. Sonsuz ihtimal içinden kendisine
ait yeri bulur. Bağlanması gereken hücre ile bağlanır. Sonunda
beyinde toplam 100 trilyon bağlantı kusursuzca yapılmış
olur. Şuursuz hücrelerin karanlıklar içinde yeryüzünün en
mükemmel bilgisayarı olan beyni inşa etmesini sağlayan sonsuz
ilim sahibi olan Allah'tır. |
Peki ama nöronlar oluşur oluşmaz böyle bir yolculuğa
çıkacaklarını nereden bilmektedirler? Bu yolculuk sırasında hedeflerini
bulmak için bir rehber kullanmaları gerektiğine ve birbirleriyle
ne gibi işbirliği yapacaklarına nasıl karar verirler? Nöron dediğimiz
varlıklar sonuçta gözle görülemeyecek küçüklükte, atomlardan ve
moleküllerden oluşan hücrelerdir. Onların böylesine şuurlu bir şekilde
yerleşmeleri kendi karar ve iradeleriyle gerçekleşecek bir olay
değildir. Bu işlemi yöneten merkez beyin de değildir. Çünkü henüz
anne karnındaki embriyonun beyni oluşmamıştır.
Bu hücreler oluşur oluşmaz bilmedikleri bir yere
doğru sadece kendilerine ilham edilen bilgiler doğrultusunda programlanmışcasına
hareket ederler. Açıktır ki, beynin ve sinir sisteminin oluşumu
sırasında yaşanan hiçbir olayın tesadüflerle meydana gelmesi mümkün
değildir. Çünkü tek bir aşamadaki farklılık zincirleme olarak tüm
sistemi aksatır. Nöronların meydana gelmesi ve bir sinir ağına dönüşmeleri
beynin ve ona bağlı çalışan sinir sisteminin oluşum aşamalarından
yalnızca bir tanesidir. Değil evrimcilerin iddia ettiği gibi beynin
tamamının tesadüfen oluşması, tek bir nöronun bile rastlantılarla
meydana gelmesi mümkün değildir.
Bu oluşumun daha pek çok detayı da vardır. Örneğin
nöronlar, ilk oluştuklarında yetişkin bir insanınkinden farklı bir
yapıya sahiptirler. Yetişmekte olan insanın sinir sistemi ile ilgili
görevleri yerine getirmek üzere, vücudun belirli bir bölgesine göç
eden nöronlar ilk aşamada havasız ortamda, oksijen olmadan yaşayabilen
bir metabolizmaya sahiptirler. Ancak beyin bölgesine varıp da bu
bölgeye iyice yerleşince birdenbire hava ile yaşayabilen, yani oksijene
bağımlı bir metabolizmaya sahip olurlar. Böyle bir dönüşümün her
seferinde, bütün sinir hücreleri için mükemmel bir şekilde gerçekleşmesi
gerekmektedir. Aksi bir durum sinir hücrelerinin yaşamasını imkansız
hale getirecektir. Kuşkusuz bu, son derece mucizevi bir olaydır.42
Bugün biliyoruz ki, insanın beyin hücreleri bir
müddet oksijensiz kaldıklarında son derece ciddi bir tehlike altına
girmektedirler. Hatta süre biraz uzadığında önce felç, ardından
da ölüm kaçınılmaz hale gelmektedir. Ama ilk oluşan nöronlar tamamen
farklı bir sistemdedirler. Yalnızca bu aşamada bir aksaklık olsa,
yani tam gerektiği anda nöronların metabolizmalarında değişiklik
olmasa, embriyo bir insan haline gelemeyecektir. Elbette, bir hücrenin
ileride ne görev yapacağını tesbit etmesi ve kendi yapısını bu göreve
uygun şekilde, kendi iradesi ve şuuru ile değiştirmesi mümkün değildir.
Bu durumda karşımıza çıkan gerçek açıktır: Nöronları
bu özelliklerle yaratan, gerektiği anda gerektiği şekle sokan, gidecekleri
yerlere onları tek tek yerleştiren Allah'tır. Her insan kendisinin
de bu aşamalardan geçirildiğini bilmeli ve Rabbi'nin kendisine bir
insan olarak yaratmasındaki ihtişamı görerek şükretmelidir. Allah'ın
herşeyin yaratıcısı olduğunu, göklerde ve yerde O'ndan başka bir
güç sahibi olmadığını aklından bir an bile çıkarmamalıdır:
... Seni topraktan, sonra bir damla
sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti
yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin? Fakat, O Allah
benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam. (Kehf Suresi,
37-38)
HÜCRELER ARASINDAKİ PLANLAMANIN
ÖNEMİ
Embriyonun gelişimini
incelediğimizde son derece orantılı ve uyumlu bir gelişmenin olduğunu
görürüz. İlk ayın sonunda, embriyoda tam gelişmemiş gözler, kulaklar,
burun, çene ve yanaklar görünmeye başlar.
Bu uyumlu gelişme sırasında bir yandan büyüme,
bir yandan şekillenme ve bir yandan da yapısal değişimin sağlanması
çok önemlidir. Bu değişimlerin bütün vücut parçaları için aynı şekilde
gerçekleşmesi şarttır. Çünkü insan vücudundaki bütün organlar son
derece kompleks yapılara sahiptir. Örneğin sadece göze ait 40 farklı
parça vardır. Gözlerin fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için
orantılı bir büyümenin olması, parçalar arasındaki bağlantının sağlam
olması, hepsinin kendi yerinde bulunması gerekir. Aksi takdirde
göz işlevlerini yerine getiremeyecektir. Aynı şekilde kolun oluşumu
için de kemik ve kas oluşumunun aynı anda başlamış olması gereklidir.
Bundan anlaşıldığı gibi, fetüse ait tüm hücreler
bu uyum içinde hareket ederler. Her birinin vücudun genel planından
haberi vardır. Her biri birtakım sinyaller gönderir ve diğerlerinden
gelen sinyallere de tepki verirler. Embriyonun tüm hücreleri birlikte
hareket ederler. Adeta bir anlaşma ile ihtiyaca göre DNA'larındaki
bilgilerden gerekenleri kullanarak, birbirlerinden farklı özelliklere
sahip olurlar.
Peki hücreler nereye gideceklerini ve ne oluşturacaklarını
nereden bilirler? Ayrıca birlikte hareket ettikleri hücrelerle nasıl
bu kadar uyumlu olabilmektedirler? Hücrelerin içindeki genetik bilginin
nasıl kullanılacağına ve hücrelerin nasıl farklılaşacağına karar
veren kimdir?
Vücudumuzdaki organlar ne bir eksik, ne de bir
fazladır. Organlarımızda eksik olması kimi zaman öldürücü, en azından
sakatlığa sebebiyet vericidir. Fazla olması ise vücuda kullanılmayan
ve lüzumsuz bir yük getirir. Öyle ise, öncelikle insanın ihtiyaç
duyduğu organ sayısının belirlenmesi gerekmektedir. Peki bu sayı
nasıl belirlenmektedir? Nasıl olup da bir grup hücre bir organı
yapmaya başladığında başka bir grup hücre de aynı organdan ikinciyi
yapmamaktadır?
Evrimciler DNA molekülünün bütün bu işlemlerden
sorumlu olduğunu ifade ederek konuyu geçiştirmeye çalışırlar. Ancak
bu, sadece bir aldatmacadır. Çünkü burada asıl üzerinde durulması
gereken nokta vücuttaki bütün hücrelerin DNA molekülünde yer alan
bilgileri, buraya kimin yerleştirdiğidir. Daha da önemlisi bu bilgilerin,
nerede, ne zaman, nasıl kullanılacağına kimin karar verdiğidir.
İşte evrimcilerin bu noktada verebileceği bir cevap yoktur.
Temelinde şuursuz ve cansız atomlardan oluşan hücrelerin,
kan damarlarının, dokuların, havanın, rüzgarın ya da herhangi bir
maddenin böyle bir karar verme gücü yoktur. Hücrelere şifrelenmiş
olan bu muhteşem planı yaratan Allah'tır. Hücrelere neler yapmaları
gerektiğini ilham ederek bu planın kusursuzca işlemesini sağlayan
da Allah'tır. Allah herşeye güç yetirendir.

BİR ET PARÇASINDAN BEDENİMİZİ
YARATAN ALLAH'TIR
Başlangıçta bir et parçası görünümünde olan
embriyo zamanla gelişir. Gözleri, kulakları, kalbi ve diğer organları
oluşur ve yepyeni bir insan ortaya çıkar. Yukarıda bu değişimin
insan yüzünün oluşumu sırasındaki aşamaları görülmektedir. Dünya
üzerindeki tüm insanların başından bu aşamalar geçmiştir. İnsan
kendi varlığından haberdar olmayan bir hücreler topluluğuyken anne
bedeninde hazırlanmış olan koruyucu ortamda güven içinde gelişimini
sürdürür. Simetrik gözler, kaşlar, burun, ağız, koruyucu deri hep
anne bedeninde oluşur. Yukarıdaki resimlerde de açıkça görülen mucizevi
değişim Allah'ın yaratma sanatının delillerinden biridir. Bu gerçeği
düşünmek ve Allah'a şükretmek dünya üzerindeki her insanın görevidir.
 
GÖZÜN MUCİZEVİ YARATILIŞI
Embriyo 4 haftalık
olduğunda başının her iki tarafında birer oyuk oluşur. İnanması
güçtür ama bu oyukların içine gözler inşa edilecektir. 6. haftada
gözler oluşmaya başlar. Hücreler aylar boyunca akılalmaz bir plan
içinde hareket eder ve gözün farklı bölümlerini teker teker oluştururlar.
Bazı hücreler korneayı, bazı hücreler göz bebeğini, bazı hücreler
de merceği yaparlar. Her hücre inşa ettiği bölümün bitiş sınırına
geldiğinde durur. Her biri gözün ayrı bir parçasını oluşturur, sonra
mükemmel bir şekilde birleşirler. Sıralamada bir karışıklık olmaz,
gözbebeği yerine başka bir tabaka oluşmaz, kornea, göz kasları herşey
yerli yerindedir. Bu işlemler sürekli devam eder ve farklı tabakalardan
oluşan göz kusursuzca inşa edilir.
Burada kendi kendimize bazı sorular sormamız gerekir:
Bu hücreler farklı tabakalar inşa etmeleri gerektiğini nereden bilirler?
Tabakaların başlangıç ve bitiş sınırlarına nasıl karar verirler?
Bu soruların tek bir cevabı vardır. Hücreler Allah'ın ilhamıyla
hareket ettikleri için bu şuurlu hareketleri yapabilirler. Ancak
insanın oluşumuna tesadüflerle açıklamaya getirmeye çalışan evrimciler
bu soruların cevabını veremezler.

Embriyoda gözün oluşumu özetle yukarıda görüldüğü gibidir.
Ön beyinden dışarı doğru bir çıkıntı oluşur. Bu çukurun
en dıştaki hücre tabakasına (ektoderme) değdikleri noktalarda
burada içe doğru çöküntüler meydana gelir. Optik çukur
denilen bu çöküntüler zamanla gözü oluşturur. |
İnsan bedenindeki kusursuz planı kitaplarında anlatan
evrimcilerden biri de Hoimar von Ditfurth'tur. Dinozorların Sessiz
Gecesi adlı kitabında yazar, insanın oluşumunu detaylı olarak anlatmış
ancak "nasıl, neden" gibi sorulara evrim teorisiyle asla cevap veremediklerini
şöyle itiraf etmiştir:
Kara bir nokta görünümündeki bir
cismin zaman içinde renkli, üç boyutlu gören, üstelik
estetik görünümlü gözler haline gelmesini sağlayan herşeyin
hakimi olan Allah'tır. |
"... İnşaata nerede ve ne zaman başlanacağı ve
planın tek tek parçalarının hangi zaman sırasıyla biraraya getirileceğini
ayrıca belirten projeler yoksa, en iyi plan bile bir işe yaramaz.
Söz konusu olan bir binaysa işe temelden başlayıp, duvarlar bittikten
sonra en son damı yerleştirmemiz gerektiğini biliyoruz. Ama elektrik
ve su tesisatı tamamlanmadan sıvaya da geçemeyiz. Her inşaatta tıpatıp
uygulanan bir mekan düzenleme planının yanısıra, inşaatın uyduğu
bir zaman düzenlemesi vardır.
İşte doğanın inşaatları ve elbette hücreler için
de geçerlidir bu. Ama hücre düzleminde bu öncelik-sonralık ilişkisinin
nasıl gerçekleştirildiği konusunda hemen hiçbir şey bilmiyoruz.
Hücreye planın hangi bölümünü ne zaman imal etmesi gerektiğini kimin
söylediğini biyologlar henüz bulamadılar. Bazı genler tam gerektiği
anda ve doğru zamanda engellenirken, gene kimilerinin üzerindeki
ambargonun nasıl olup da kalktığı, baskıcı genler ile baskıyı ortadan
kaldırıcı genleri hareket geçiren komutayı kimin verdiği, tamamen
karanlıkta bekleyen sorulardır..."43
Dünyanın "en mükemmel kamerası"
olarak kabul edilen gözün oluşumunda da görüldüğü gibi şuursuz hücreler
adeta sonsuz bir akılla hareket ederler ve gözler anne karnında
yoktan inşa edilir. Elbette ki bu olağanüstü olayı başaranlar hücrelerin
kendileri değildir. Gözü oluşturan hücreler sonsuz güç sahibi olan
Allah'ın ilhamı ile hareket ederler. Allah bir ayetinde insana suret
veren olduğunu bildirmiş ve şöyle buyurmuştur:
O Allah ki, yaratandır, (en güzel
bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir.
En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu
tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)
KEMİKLERİN KASLA SARILMASI
Çok yakın bir zamana kadar kemiklerle kasların
birlikte ortaya çıkarak geliştikleri sanılıyordu. Ancak yapılan
son araştırmalar çok farklı ve insanların hiç farkında olmadıkları
bir gerçeği ortaya koydu. Embriyodaki kıkırdak doku önce kemikleşmekte,
daha sonra kas hücreleri kemiklerin etrafındaki dokulardan seçilerek
biraraya gelerek sarmaktaydı.
Oysa bilimin daha yeni keşfettiği bu gerçek, Allah
|