ÖLÜM - KIYAMET - CEHENNEM
Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı
ve
gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?
( Müminun Suresi, 115)
-II-
KIYAMET
... İnsan, önündeki (sonsuz geleceği)ni
de 'fücurla sürdürmek ister.' "Kıyamet günü ne zamanmış" diye sorar.
Ama göz 'kamaşıp da kaydığı'; Ay karardığı, Güneş ve ay birleştirildiği
zaman; İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi
bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)'
yalnızca Rabbinin katıdır.
(Kıyamet Suresi, 5-12)
AHİRETE İMAN
Ahiret inancı, Kuran'da imanın temel şartları arasında
sayılan son derece önemli bir konudur. Allah, Fatih Suresi'nin başında
kendi sıfatlarını sayarken, Rahman ve Rahim sıfatlarının hemen ardından
kendisinin "Din gününün maliki" (Fatiha Suresi, 3) olduğunu belirtir.
Bir sonraki sure olan Bakara Suresi'nin hemen üçüncü ayetinde de
müminlerin "gayba", yani görmediklerine, duyularıyla algılayamadıklarına
iman ettikleri söylenir:
Onlar, gayba inanırlar... (Bakara
Suresi, 3)
Ölümden sonra dirilme, kıyamet, cennet, cehennem
gibi olaylar, kısaca ahiret hep bu "gayb"ın içerisinde yer alır.
Nitekim bir sonraki ayette de, "... ve ahirete de kesin bir bilgiyle
inanırlar" ifadesiyle "ahirete iman" konusu özel olarak tekrar vurgulanır.
Ahiret inancının önemi gerçek imanın bir göstergesi
olmasından kaynaklanır. Kuran'da bildirilen şekilde bir ahiret inancı,
insanın samimi ve gerçek bir mümin olduğunun çok büyük bir kanıtıdır.
Çünkü ahirete iman eden bir kişi zaten Allah'a, O'nun kitabına ve
resulüne de kayıtsız şartsız iman etmiş demektir. Bu kişi Allah'ın
herşeye gücünün yettiğini, sözünün doğru, vaadinin de hak olduğunu
bilir, dolayısıyla ahiretten hiçbir şüphe duymaz. Henüz bu gerçekleri
görmediği, bunlara bizzat şahit olmadığı halde Allah'a olan imanının,
O'na duyduğu güvenin ve kendisine verilmiş olan aklın doğal bir
sonucu olarak, adeta görüyormuş gibi bunlara iman eder. Dahası,
ahirete karşı şüphelerden arınmış, kesin bir iman, Allah'ın yalnızca
varlığına değil aynı zamanda O'nun Kuran'da bildirdiği tüm sıfatlarına
iman etmeyi, Allah'a tam bir güven ve teslimiyeti ve O'nu gereği
gibi tanıyıp takdir etmeyi de içinde barındırır. İşte, Allah'ın
makbul saydığı iman da budur.
Buraya kadar da anlaşıldığı gibi tam ve hakiki
bir imana sahip olmak kesin bilgiye dayanan bir ahiret inancında
mümkündür. Kuran'ın birçok yerinde inkarcıların ahireti tanımadığından,
onun gerçekleşeceğine inanmadıklarından bahsedilir. Aslında bunları
söyleyenlerin pek çoğu Allah'ın varlığına inanan kimselerdir. Ancak
inkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah'ın varlığı değil,
Allah'ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah'ın herşeyi en başta yaratıp
bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini,
kimisi Allah'ın insanı yarattığını fakat insanın kendi kaderini
kendisinin belirlediğini, kimisi Allah'ın gizli olan şeyleri, düşünceleri
bilmediğini, kimisi de Allah'ın var olduğunu, ancak din diye bir
şeyin olmadığını savunur. Allah bu sonuncu düşünceyi, yani Allah'ın
var olup dinin olmadığını savunanları Kuran'da şöyle tanımlar:
Onlar: "Allah, beşere hiçbir şey
indirmemiştir" demekle Allah'ı, kadrinin hakkını vererek takdir
edemediler... (Enam Suresi, 91)
Sonuçta imansızlığın temelinde Allah'ı tam bir
reddetme değil, ayette de belirtildiği gibi Allah'ı gereği gibi
takdir edememe, dolayısıyla da ahireti inkar etme vardır. Yoksa
inkarcılar arasında, bir Yaratıcıyı kesin bir yargıyla reddedenlerin
oranı oldukça düşüktür. Bunların bile çoğu içlerinde sürekli bir
şüphe duygusuyla yaşar. Allah'a şirk koşan ve ölümden sonra dirilmeyi,
hesap gününü, cenneti, cehennemi inkar edenlerin durumu birçok ayette
haber verilir ve ahirete iman konusu bütün mantık ve detaylarıyla
özlü olarak açıklanır.
Ahiret, her ne kadar bu dünyada beş duyumuzla idrak
edemeyeceğimiz bir gerçekse de Allah bu gerçeği aklımızla kavramamıza
rahatlıkla yetecek miktarda sayısız deliller yaratmıştır. Zaten
dünyadaki imtihan ortamının bir gereği olarak, önemli olan bu gerçeklerin
duyular vasıtasıyla değil, akıl ve vicdan yoluyla kavranmasıdır.
Normal bir insan biraz düşündüğünde kendisi dahil, etrafındaki hiçbir
şeyin tesadüf eseri olmadığını, herşeyin bir Yaratıcının sonsuz
gücü, bilgisi, isteği ve kontrolünde gerçekleştiğini rahatlıkla
görür. Bunun sonucu olarak ahireti yaratmasının da Allah için hiçbir
güçlük teşkil etmediğini, ahiretin yaratılmasının bu dünyanın en
doğal ve en makul sonucu olduğunu, Allah'ın hikmetine, adaletine
en uygun olay olduğunu kavrar.
Ancak durum bu kadar açıkken, tüm hayatını kendi
heva ve hevesi, nefsani arzuları peşinde, Allah'ın emirlerine isyan
içinde geçiren bir insanın ölümden sonra dirilmek, bir hesap günüyle
karşılaşmak ve yaptıklarının karşılığını görmek pek işine gelmez.
Bu nedenle her ne kadar ahiretin varlığına aklı yatsa bile vicdanını
örtme ve kendini kandırma yolunu seçer. Bu boyuta giren bir inkarcı
artık ölümden sonra dirilmeyi ve ahireti reddedebilmek için akıl
ve mantıktan uzak, tutarsız ve tek aşamalı örnekler vermeye başlar:
Kendi yaratılışını unutarak bize
bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim
diriltecekmiş?" (Yasin Suresi, 78)
Oysa, yalnızca bir kaçıştan ve kendini kandırmaktan
öte bir amacı olmayan bu sorunun cevabı aslında çok açıktır:
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa
eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 79)
Allah, bu şekilde tutarsız örnekler vermenin ahireti
inkar edenlere özgü bir özellik olduğunu da Kuran'da vurgulamaktadır:
Ahirete inanmayanların kötü örnekleri
vardır, en yüce örnekler ise Allah'a aittir. O, güç sahibi olandır,
hüküm ve hikmet sahibidir. (Nahl Suresi, 60)
Bazıları da örneklerini geliştirip detaylandırarak
iddialarını daha mantıklı hale getirdiklerini sanırlar:
Derler ki: "Biz çukurda iken, gerçekten
biz mi yeniden (diriltilip) döndürüleceğiz? Biz çürüyüp dağılmış
kemikler olduğumuz zaman mı?" (Naziat Suresi, 10-11)
Ve aslında akıllarının yattığı ancak gerçekleşmesini
istemedikleri bu olayın işlerine gelmediğini de açıkça itiraf etmekten
çekinmezler:
Derler ki: "Şu durumda, zararına
bir dönüştür bu." (Naziat Suresi, 12)
Kendi rızasıyla kendi aklını perdeleyen kişi, iddiasının
mantıksızlığını kendi gözleriyle gördükten sonra işi duygusal bir
inada sürükleyerek psikolojik bir tatmin bulma yoluna girer:
Olanca yeminleriyle: "Öleni Allah
diriltmez" diye yemin ettiler. Hayır; bu, O'nun üzerinde hak olan
bir vaaddir, ancak insanların çoğu bilmezler. (Nahl Suresi, 38)
Heva ve heveslerini ilah edinerek akıllarını terk
edip, vicdanlarını rahatlatmak uğruna bu tür boş sözler sarfeden
ve kendilerini de bunlara inandıran inkarcıların konumlarını da
Allah Kuran'da belirlemiştir:
Andolsun, cehennem için cinlerden
ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır
bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları
vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha
aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Kuran'ın bir başka yerinde de bu kişilerin durumu
şöyle tarif edilir:
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen
ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini
mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü?
Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt
alıp-düşünmüyor musunuz?
Dediler ki: "(Bütün olup biten,)
Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi
"kesintisi olmayan zaman (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake)
uğratmıyor." Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur;
yalnızca zannediyorlar. (Casiye Suresi, 23-24)
DÜNYA HAYATININ GERÇEKLİĞİ
Ölüm, yeniden diriliş, ahiret gibi, inkarcıların,
aklın ulaşamayacağını iddia ettikleri konular, aslında insanın hayatı
boyunca karşı karşıya olduğu gerçeklerden hiç de uzak olmayan olaylardır.
Uyku ve rüya örneği de bu gerçeklerden biridir.
Ölümden sonra dirilişi inatla inkar eden ve sürekli ölümden kaçan
bir kişi aslında her gece uykusunda ölüp, her sabah dirildiğinin
şuurunda değildir. Kuran'ın uyku olayı hakkında bildirdikleri konunun
anlaşılmasına yardımcı olur. Allah uykunun niteliğini şöyle açıklar:
Allah, ölecekleri zaman canlarını
alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi
hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise
adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen
bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Zümer Suresi, 42)
Sizi geceleyin öldüren (uyutan)
ve gündüzün 'güç yetirip etkilemekte (yapıp kazanmakta) olduklarınızı'
bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten
(uyandıran) O'dur. Sonra 'en son dönüşünüz' O'nadır. Sonra yapmakta
olduklarınızı size O haber verecektir. (Enam Suresi, 60)
Ayetlerde de görüldüğü gibi, uyku hali "ölüm" olarak
adlandırılmakta, bildiğimiz "ölüm"le uyku arasında bir ayırım yapılmamaktadır.
Peki nedir uykuda gerçekleşen ve ölümle bu kadar benzeşen olay?
Uyku, insan ruhunun, uyanıkken kullandığı bedeni
terk etmesidir. Rüya görmeye başlandığında ise bu kez yepyeni bir
beden kullanılmaya başlanır ve yepyeni bir ortam algılanır. Bunun
rüya olduğunun bile farkında değilizdir. Rüyamızda korkar, hüzünlenir,
sevinir, acı duyar ya da zevk alırız. Rüyamızda başımıza gelen olayların
gerçek olduğundan o kadar eminizdir ki bu olaylara, uyanıkken verdiğimiz
tepkilerin aynısını veririz.
Teknik olarak mümkün olsa ve bize dışarıdan müdahele
edip, aslında gördüklerimizin yalnızca his ve görüntülerden ibaret
olduğunu söyleseler, buna aldırış bile etmez hatta bizimle "dalga
geçtiklerini" düşünürüz. Oysa, gerçekten de bunları dış dünyada
sağlayan hiçbir maddi gerçeklik yoktur ve rüyada yaşadığımız tüm
olaylar Allah'ın ruhumuza algılattığı bir görüntü ve hisler bütünüdür.
Ancak göz ardı edilmemesi gereken en önemli nokta,
uykudan uyandığımızda da bu ilahi kanunun değişmediğidir. Allah
rüyaların doğrudan kendi irade ve yaratmasına tabi olduklarını,
"Hani Allah, onları sana uykunda az gösteriyordu;
eğer sana çok gösterseydi, gerçekten yılgınlığa kapılacaktınız ve
iş konusunda gerçekten çekişmeye düşecektiniz. Ancak Allah esenlik
(kurtuluş) bağışladı. Çünkü O, elbette sinelerin özünde saklı duranı
bilendir." (Enfal Suresi, 43) ayetiyle belirtirken,
"Karşı karşıya geldiğinizde, Allah, 'olacağı olan işi gerçekleştirmek'
için, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde
azaltıyordu. Ve (bütün) işler Allah'a döndürülür." (Enfal Suresi,
44) ayetiyle normal hayatta da aynı kuralın işlediğini kesin
bir şekilde belirtir. Allah, madde hakkında algıladığımız his ve
görüntülerin tamamen kendi istek ve yaratmasına tabi olduğuna ve
bunların dışarıda herhangi bir maddi varlığa sahip olmadığına bir
başka ayette de şöyle işaret etmektedir:
Karşı karşıya gelen iki toplulukta,
sizin için andolsun bir ayet (ibret) vardır. Bir topluluk, Allah
yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kafirdi ki göz görmesiyle karşılarındakini
kendilerinin iki katı görüyorlardı. İşte Allah, dilediğini yardımıyla
destekler. Şüphesiz bunda, basiret sahipleri için gerçekten bir
ibret vardır. (Al-i İmran Suresi, 13)
Günlük hayatta, dışarıda var olduğunu zannettiğimiz
maddi varlıklar, yaşadığımız olaylar da aynen rüya gibi gerçekte
Allah'ın ruhumuza gösterdiği görüntüler ve bunlarla eş zamanlı olarak
ruhumuza algılattığı hislerden meydana gelirler. Kendimize ait görüntüler
ve fiiller de başka şeylere ait görüntü ve hareketler de Allah'ın
kare kare bunlara ait görüntü ve algıları yaratmasıyla gerçekleşir.
Bu gerçek Kuran'da şöyle açıklanır:
Onları siz öldürmediniz, ama onları
Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü'minleri
kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz
Allah, işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 17)
Ahiret ve ona ait olan görüntü ve algıların yaratılması
da aynı ilahi kanun çerçevesinde gerçekleşir. Ölümle birlikte, dünya
ortamı ve bu ortamda kullanılan bedenle ilgi kesilir. Ruh ise Allah'ın
ruhunun bir parçası olduğundan ölümsüzdür. Yaşama, ölme, yeniden
dirilme, ahiret hayatı gibi olaylar da yalnızca ölümsüz olan ruhun
algıladığı çeşitli hislerden ibarettir. Bu nedenle, bu dünyanın
yaratılması ile cennet ve cehennemin yaratılması arasında temel
mantık açısından hiçbir fark yoktur. Aynı şekilde, bu dünyadan ahirete
geçişin de uykudan uyanıp dünya hayatına geçmekten hiçbir farkı
yoktur.
Yeniden dirilişle birlikte, ahiret ortamı ve bu
ortamda kullanılacak olan bedenle yeni bir yaşama başlanır. Cennet
ya da cehennem algısı verilmeye başlayınca da kişi kendini orada
bulur. Bu dünyada sonsuz çeşitlilikte görüntüyü, sesi, kokuyu, tadı,
dokunma hissini yaratan Allah, aynı şekilde cennet ve cehenneme
ait sonsuz görüntü ve hisleri de yaratacaktır. Bütün bunların yaratılması
Allah için son derece kolaydır:
... O, bir işin olmasına karar verirse,
ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)
Diğer bir gerçekse, dünya hayatı rüyaya göre nasıl
daha net ve keskinse, ahiretin de dünyaya kıyasla çok daha net ve
keskin olduğudur. Benzer şekilde, rüya dünya hayatına nazaran ne
kadar kısaysa dünya hayatı da ahirete kıyasla o kadar hatta kıyaslanamayacak
derecede kısadır. Bilindiği gibi zaman, eskiden sanıldığı gibi sabit
değil tam tersine izafi bir kavramdır. Bu konu günümüzde bilimsel
olarak ispatlanmış bir gerçektir. Rüyada insanın saatler boyu yaşadığını
sandığı bir olay dünya zamanına göre yalnızca birkaç saniyede gerçekleşir.
En uzun rüya bile dünyadaki hesaba göre birkaç dakika sürer. Fakat
rüyayı gören kişi belki de rüyasında günler geçirmiştir. Allah zamanın
göreceli olduğuna ayetlerde işaret etmektedir:
Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi
elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)
Gökten yere her işi O evirip düzene
koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir
günde yine O'na yükselir. (Secde Suresi, 5)
Aynı şekilde dünyada uzun yıllar yaşayan bir insan,
aslında ahiretteki zaman boyutuna göre çok az bir süre yaşamış olur.
Ahirete gittiklerinde bu gerçeğe şahit olanların konuşmaları Kuran'da
şöyle aktarılır:
Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde
ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı
kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman)
kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz," "Bizim, sizi boş bir amaç
uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi
mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 112-115)
Durum böyleyken, insanın sonsuz yaşamını bu geçici
dünya hayatı uğruna tehlikeye atmasının ne büyük bir akılsızlık
olduğu ortadadır. Üstelik dünya hayatının ahiret hayatına kıyasla
ne kadar kısa olduğu düşünülürse...
Sonuç olarak, dışarıda var olduğunu zannettiğimiz
ve adına madde dediğimiz şey Allah'ın ruha verdiği algılardan başka
bir şey değildir. İnsanın kendine ait olduğunu zannetiği bedeni
de aynı şekilde Allah'ın ruha gösterdiği bir görüntüdür. Allah görüntüyü
dilediği zaman değiştirir. İnsanın kendisine ait zannettiği bedeninin
görüntüsü bir anda kaybolup yeni görüntülerle muhatap olmaya başlayınca
ya da diğer bir deyimle ölünce gözündeki perde kalkar ve önceden
sandığı gibi yok olmadığını anlar. Bu olay Kuran'da şöyle haber
verilir:
O, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak
gelip de, (insana) "İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir"
(denildiği zaman da). Sur'a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği)
gündür. (Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile
gelmiştir. "Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de
senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün
keskindir." (Kaf Suresi, 19-22)
İşte o zaman işin gerçeğini daha iyi kavrayan inkarcılar:
Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız
yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın vaat
ettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş". (Yasin
Suresi, 52)
Bu andan itibaren inkar eden bir kişiyi, artık
telafisi mümkün olmayan ve sonsuza dek sürecek bir pişmanlık kaplar.
İşte bu, en büyük pişmanlıktır.
|