ÖLÜM - KIYAMET - CEHENNEM
Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı
ve
gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?
( Müminun Suresi, 115)
Batıl İnançlar ve Gerçekler
İnsanlar tarih boyunca karşılarına çıkan pek çok
soruna çözüm bulmuşlar ancak ölüme çare bulamamışlardır. Her canlı
varlık bir gün ölmek üzere doğar. Kimileri çok küçük yaşta hayata
veda ederken, kimileri genç, kimileri orta, kimileri de ileri yaşlarda
bu dünyayı terk ederler. Kimsenin sahip olduğu malı-mülkü, serveti,
makamı, mevkisi, şöhreti, itibarı, kuvveti ve güzelliği, ölümü kendisinden
uzaklaştıramaz. Herkes istisnasız ölüme boyun eğmiş ve bundan sonra
da eğmeye devam edecektir.
Pek çok insan, ölümü düşünmek istemez. Bu mutlak
sonun kendi başına da geleceğini aklına getirmez. İnsanlar arasında
düşünülmediği sürece, ölümle karşılaşılmayacağı gibi batıl bir inanç
gelişmiştir. Ölümle ilgili konu açan herhangi bir kişi hemen "şom
ağızlı" olarak nitelenir ve bu konu hemen, "ağzından yel alsın"
gibi anlamsız sözlerle kapattırılır. Halbuki ölümden söz eden bir
insan, isteyerek veya istemeyerek, Allah'ın çok büyük ayetlerinden
birini hatırlatmakta ve insanların üzerindeki kalın gaflet perdesini
biraz da olsa aralamaktadır. Ancak gafleti, yaşam biçimi haline
getirmiş geniş bir kitle, kendilerini rahatsız eden bu tür gerçeklerin
akıllarına gelerek gafletlerini zedelemesinden çok huzursuz olurlar.
Oysa bu kişiler, hayattayken ölümü düşünmekten ne kadar kaçarlarsa,
ölümün gerçeğiyle karşılaştıklarındaki rahatsızlıkları da o kadar
şiddetli olur. Bu dünyadaki gafletleri ne kadar büyükse ölüm anında,
kıyamet gününde ve ebedi azaptaki dehşet, şaşkınlık ve azapları
o derece büyük olur.
Zamanın ilerlemesine rağmen kendini yaşlanmaya
ve ölüme karşı koruyabilmiş tek bir insan gösteremezsiniz. Ölmeyecek
tek bir insan bulamazsınız. Çünkü insan kendi bedeninin ve kendi
hayatının sahibi değildir. Yaşamaya karar verip hayatını kendisinin
başlatmamış oluşu, bunun bir göstergesidir. Bir diğer göstergesi
ise, hayatını sona erdiren ölüme müdahale edemeyişidir. Hayatın
sahibi, onu verendir. Ve O, dilediği zaman da o hayatı geri alır.
Hayatın sahibi olan Allah, Peygamberimize vahyettiği
"Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen
onlar ölümsüz mü kalacaklar?" (Enbiya Suresi, 34) ayetiyle,
bunu haber verir.
Yalnızca şu anda, dünyada milyarlarca insanın var
olduğu göz önünde bulundurulursa, ilk insandan bu yana, sayısız
insan yaşamıştır. Bu insanların hepsi de istisnasız ölümü tatmışlardır.
Günümüzden önce yaşayanların da şu anda yaşamakta olanların da kesinlikle
başlarına gelmiş ya da gelecek olan kesin bir sondur ölüm. Kimse
kendini bu kaçınılmaz sondan kurtaramaz. Kuran'da, bu konu şu şekilde
bildirilir:
Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet
günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır
ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya
hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Al-i İmran Suresi,
185)
ÖLÜMÜ TESADÜF YA DA TALİHSİZLİK SANMAK
Ölüm tesadüfen değil, her olay gibi, Allah'ın dilemesiyle
hayır ve hikmetle gerçekleşir. Bir insanın doğum tarihi nasıl belliyse,
aynı şekilde ölüm tarihi de daha o doğmamışken, dakikasına, saniyesine
kadar bellidir. İnsan da kendisine verilen süreyi her saniye biraz
daha tüketerek, o son ana doğru hızla yaklaşır. Herkesin ölümünün
yeri, zamanı ve şekli kaderinde belirlenmiştir.
Buna rağmen insanların çoğu ölümün, Allah'ın ona
sebep olarak yarattığı olaylar zincirinin bir sonucu olduğunu sanırlar.
Her gün gazetelerde ölüm haberleri okunur. Ardından da, "Eğer bir
tedbir alınsaydı sonuç bu şekilde olmazdı; şöyle yapılsaydı ölmezdi"
gibi cahilce mantıklar yürütülür. Halbuki her insan kendisine tanınmış
süreden ne bir saniye eksik ne de bir saniye fazla yaşayamaz. Ancak,
imanın verdiği bilinçten uzak olan insanlar, her olaya olduğu gibi
ölüme de tesadüfler zincirinin bir parçası olarak bakarlar. Allah
Kuran'da, tamamen inkarcılara özgü olan böyle çarpık bir zihniyetten
müminleri sakındırır:
Ey iman edenler, inkar edenler ile
yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen)
kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi"
diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir
hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı
görendir. (Al-i İmran Suresi, 156)
Ölümü bir tesadüf sanmak büyük bir cahillik ve
akılsızlıktır. Ve bu durum, üstteki ayetten de anlaşılacağı gibi,
insana büyük bir manevi azap, karşı konulamaz bir sıkıntı verir.
İnkar edenler ya da Kuran'da belirtildiği şekilde iman etmemiş olanlar,
yakınlarını ve sevdiklerini kaybettiklerinde bu büyük azabı, "onulmaz
hasret"i yaşarlar. Ölenin aslında bir kurtulma ihtimali olduğunu,
fakat şanssızlık, aksilik, tedbirsizlik gibi durumlar yüzünden zamansız
veya yok yere öldüğünü düşünürler. Bu düşünce de onların üzüntü,
pişmanlık ve acılarının katlanarak artmasına neden olur. Çektikleri
bu sıkıntı ve acı, gerçekte inançsızlıklarının azabından başka bir
şey değildir.
Oysa olayın çok önemli bir sırrı vardır; ölümün
sebebi, ne bir kaza, ne bir hastalık, ne de başka bir şeydir. Bütün
bu sebepleri yaratan Allah'tır. Kaderimizde belirtilen süre olduğu
zaman, yukarıda sayılan sebeplerden herhangi bir tanesi nedeni ile
hayatımız sona erer. Ve insan, elindeki tüm maddi imkanını seferber
etse dahi, kendileri için belirlenmiş olan ölüm zamanından bir an
bile fazla yaşayamazlar. Kuran'da bu İlahi kanun şöyle vurgulanır:
Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis
için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır... (Al-i İmran
Suresi, 145)
ÇARPIK KADER ANLAYIŞI
Özellikle ölüm konusuyla ilgili olarak, halk arasında
kader hakkında pek çok yanlış kanaat vardır. "Kaderini yenmek",
"kaderini değiştirmek" gibi yanlış mantıklar toplumda oldukça yaygındır.
Kimi insanlar birtakım beklenti ve tahminlerini kader zannedip,
bunların gerçekleşmediğini görünce de kaderin belirlendiği gibi
gitmediğini, değiştiğini sanırlar. Sanki kaderi önceden okumuş da,
olaylar okudukları şekilde gelişmemiş gibi akılsızca bir tavır takınırlar.
Bu tür çarpık ve tutarsız mantıklar, aklın tam olarak gelişememiş
ve buna bağlı olarak kaderin anlamının tam olarak kavranamamış olmasından
kaynaklanır.
Kader, zaman ve mekan kavramlarını yoktan var eden
ve bunları tamamen kontrol ve hakimiyetinde bulunduran, zaman ve
mekana tabi olmayan Allah'ın, geçmiş ve gelecekteki tüm olayları
zamansızlık boyutunda tespit etmesi ve yaratmasıdır. Yaşanmış ve
yaşanacak bütün olaylar zinciri, an an, detay detay Allah katında
planlanmış ve yaratılmıştır.
Zamanı Allah yaratmıştır, bu yüzden O, zamana bağımlı
değildir. Allah'ın katında herşeyin başı da, sonu da, sonsuzluk
şeridindeki yeri de bellidir. Herşey olup bitmiştir. Nasıl bir filmi
seyreden kişinin o film üzerinde herhangi bir değişiklik yapmaya
güç ve imkanı yoksa, hayat şeridinde rol alan insanların da tabi
oldukları kader şeridi üzerinde bir etkileri olamaz. İnsanlar kader
üzerinde değil, kader insanlar üzerinde belirleyici ve yaptırıcı
bir unsurdur. Herşeyiyle kaderin bir parçası olan insan o kaderden
bağımsız bir şekilde davranamaz. Kaderin dışına çıkamaz. Bu bir
video kasetteki filmde yer alan oyuncunun, kasetten dışarı sıyrılıp
maddi bir boyut kazanarak videonun başına oturması ve kendi bulunduğu
kasette silmeler, eklemeler, değişiklikler yapmasına benzer ki,
elbette bu kendi içinde çelişkili ve mantıksız bir durumdur.
Dolayısıyla, kaderi yenme, kaderin akışını değiştirme
gibi bir duruma söz konusu bile olamaz. Ancak unutulmamalıdır ki,
"ben kaderimi değiştirdim" diyen bir insan da, aslında kaderinde
yazılı olan bir cümleyi söylemektedir.
Bunu bir örnekle açıklamak istersek; bir insan
günlerce komada kalabilir, yeniden yaşama dönmesi imkansız gibi
gözükebilir. Fakat aynı insanın, beklenenin aksine, tekrar eski
sağlığına kavuşması, onun "kaderini yendiği" ya da doktorların onun
"kaderini değiştirdiği" anlamına gelmez. Bu olay, o kişinin, kaderinde
kendisi için belirlenmiş süreyi doldurmadığını gösterir. Bu da aynı
kaderin bir parçasından başka bir şey değildir. Herşey gibi hastalanması
ve tekrar iyileşmesi de Allah katında yazılıp tespit edilmiştir.
Ayetlerde şöyle belirtilir:
... Ömür sürene, ömür verilmesi ve
onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten
bu Allah'a göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)
Allah, bu tür olaylar vasıtasıyla iman edenlere
imtihan sistemindeki ve yaratmasındaki sonsuz akıl ve zekayı, sonsuz
çeşitlilik ve zenginliği gösterir. Bu da, iman edenlerin hayret
ve takdirlerini, dolayısıyla imanlarını arttırır. Diğer yandan da,
kendi ilkel mantıklarını Allah'a başkaldırmalarına delil olarak
getiren inkarcıların küfür ve sapkınlıklarını, şaşkınlıklarını arttırır.
Müminlerin, inkarcıların bu akılsızlık ve anlayışsızlıklarından
ibret alıp, kendilerini iman ve akıl ile onlara üstün kılan Allah'a
şükretmelerini sağlar.
İnsanlar arasında yaygın olan bir başka yanlış
kanaate göre de, 80 yaşında birinin ölümü "ecel", küçük bir çocuğun,
genç bir insanın ya da orta yaşlı bir kişinin ölümü "beklenmedik
acı bir olay"dır. Bu yanlış mantıkla düşünen insanlar, ölümü kabullenip,
olağan karşılayabilmek için kendi belirledikleri bazı şartların
bulunmasını isterler. Bunlara göre, uzun süren ağır bir hastalık
sonucu gelen ölüm genellikle doğal karşılanabilir, fakat ani bir
hastalık ya da kaza sonucu gelen ölüm zamansız bir felakettir! Bu
yüzden, çoğu zaman ölümler isyankar bir ruh haliyle karşılanır.
Ancak bu mantık, Allah'ın adaletinin, sonsuz merhametinin, herşeyi
hayır ve hikmetle yarattığının tam olarak takdir edemediğinin göstergesidir.
Bu psikolojiye sahip olan herkes Allah'a tam bir teslimiyetle teslim
olmadıkları için dünya hayatında sürekli bir sıkıntı ve keder içinde
yaşamaya mahkum kalacaktır.
REENKARNASYON İNANCI
Ölüm hakkında çeşitli kesimlerde yaygın olan batıl
inançlardan birisi de "reenkarnasyon"dur. Öldükten sonra çeşitli
kereler farklı yer ve zamanlarda ve farklı kimliklerle dirilerek
yeniden dünyaya gelme şeklinde açıklanan reenkarnasyon, gerek iman
etmeyenler gerekse çeşitli batıl inanışların mensupları arasında,
son zamanlarda ilgi gören sapkın bir akım haline gelmiştir.
Teknik olarak hiçbir delile dayanmamasına rağmen
bu tür batıl inançların taraftar toplamasının başlıca sebebi, dini
inancı olmayan insanların bilinçaltlarındaki, öldükten sonra yok
olma endişesidir. Dini inançları zayıf olan kimseler de, dünyada
yaptıklarının karşılığı olarak ahirette cehennem gibi bir cezanın
kendilerini beklediğini bildikleri için ya da en azından ihtimal
verdikleri için öldükten sonra ahirete gitme gibi bir gerçekten
rahatsız olurlar. Her iki sınıf için de öldükten sonra dünyaya tekrar
tekrar gelmek son derece cazip bir durumdur. Bu yüzden bu işin istismarını
yapan belirli kesimlerin birkaç göz boyama seansıyla, daha fazla
delil aramadan reenkarnasyon gibi bir safsatayı seve seve benimserler.
Ne yazık ki bu sapkın düşünceye, son zamanlarda
Müslüman çevrelerden kendisine aydın, entellektüel, ilerici görünümü
vermek isteyen bazı kişiler de olumlu bakmaktadır. Olayın asıl ciddi
yönü ise, bu tür kimselerin söz konusu sapkın iddialarına Kuran
ayetlerinden delil getirmeye ve ayetlerin açık ve net ifadelerini,
"dillerini eğip bükerek" kendi yorumlarına uydurmaya çalışmalarıdır.
Burada vurgulanmak istenen temel konu da, bu sapkın itikadın kesinlikle
Kuran ve İslam dışı olduğu ve Kuran'ın açık ayetleriyle tamamen
çeliştiğidir.
Reenkarnasyonun Kuran'da geçtiğini iddia edenlerin
delili olarak öne sürdükleri birkaç ayetten biri Mümin Suresi'nin
11. ayetidir. Ayet şöyledir:
Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere
öldürdün ve iki kere dirilttin; biz de günahlarımızı itiraf ettik.
Şimdi çıkış için bir yol var mı ?" (Mümin Suresi, 11)
Reenkarnasyoncular bu ayette, insanın dünyada bir
kere yaşayıp öldükten sonra tekrar diriltilerek dünyada ikinci bir
yaşama başladığını, bu suretle ruhunun gelişimin tamamladığını ve
bu ikinci yaşamını takip eden ikinci ölümünden sonra ahirette diriltildiğini
iddia ederler.
Şimdi herhangi bir ön yargıya kapılmadan bu ayeti
inceleyelim: Ayete göre insanın iki defa ölü iki defa diri hali
olduğu anlaşılmaktadır. Üçüncü bir ölü ya da dirilik hali söz konusu
değildir. Bu durumda doğal olarak akla, insanın en baştaki durumunun
ölü mü ya da diri mi olduğu sorusu gelir. Bu sorunun cevabını ise
Bakara Suresi'nin 28. ayetinde buluruz:
Nasıl oluyor da Allah'ı inkar ediyorsunuz?
Oysa ölü iken sizi o diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir
ve sonra O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28)
Ayet açıktır; insan başlangıçta ölüdür, yani yaratılışının
temeli başlangıçta, ayetlerde de bildirilen toprak, su, çamur gibi
cansız maddelerden oluşmaktadır. Daha sonra Allah bu cansız yığına
"bir düzen içinde şekil verip" diriltir. Birinci ölüm ve birinci
diriliş gerçekleşmiştir. Birinci dirilişten belli bir süre sonra
insan, yaşamı sona erince tekrar öldürülür, ilk ölümünde olduğu
gibi toprağa geri döner, çürüyüp-ufalanıp toz haline gelir. Bu da
ikinci defa ölü haline geçişidir. Geriye ise ikinci ve son diriltilmesi
kalmıştır. Bu da ahiretteki dirilmesidir. İkinci ve son diriliş
ahiretteki dirilme olduğuna göre, dünya hayatında ikinci bir diriliş
söz konusu olamaz. Aksi takdirde bu tür bir iddia üçüncü bir dirilişi
gerektirir ki böyle bir durumdan hiçbir ayette söz edilmez. Görüldüğü
gibi ne Mümin Suresi 11. ayetinden, ne de Bakara Suresi 28. ayetinden
insanın dünyada birden fazla kez diriltildiği anlamı çıkmaz. Tam
tersine bir kere dünyada bir kere de ahirettei dirilişin olduğu
ayetlerden açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Durum bu kadar açık olmasına rağmen reenkarnasyoncular
her iki ayeti de kendi anlamsız iddialarına delil olarak kullanmaya
çalışırlar.
Ancak bu ayetle söz konusu kişilerin iddialarının
aksine ölümün ve dirilmenin gerçekte nasıl olacağı bizlere haber
verilmektedir. Bunun dışında, Kuran'daki pek çok ayet de insanın
içinde imtihan edildiği tek bir dünya hayatı olduğunu ortaya koymaktadır.
Örneğin ölümden sonra tekrar dünyaya dönüş olmadığı, Allah'ın buna
kesin olarak izin vermeyeceği ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği
zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım
(dünya)da salih amellerde bulunayım. "Asla, gerçekten bu, yalnızca
bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip
kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. (Müminun
Suresi, 99-100)
Ayette, kişiye ölüm geldikten sonra yeniden dünya
hayatına bir dönüş, bir telafi imkanı bulunmadığı anlatılırken inkarcıların,
bunun aksine ikinci bir diriliş ve dünyaya dönüş beklentisine sahip
oldukları da dikkat çekmektedir. Allah bunun hiçbir geçerliliği
bulunmayan ve inkarcının kendi söylediği bir sözden ibaret olduğunu
açıkça belirtir.
Bir başka ayette de cennettekilerin "ilk" ölümden
başka bir ölüm tatmayacakları şöyle bildirilir:
Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm
tatmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur. Senin
Rabbinden, bir fazl ve (lütuf) olarak. İşte büyük 'mutluluk ve kurtuluş'
budur. (Duhan Suresi, 56-57)
Cennet ehlinin, birinci ölümleri dışında başka
bir ölüm tatmayacaklarından dolayı duydukları sevinç bir başka ayette
şöyle geçer:
Nasıl, biz ölecek olanlar değil miymişiz?
Yalnızca birinci ölümümüzden başka (öyle mi)? Ve biz azaba uğratılacak
olanlar değil miymişiz? (Saffat Suresi, 58-59)
Üstteki ayetler o kadar açıktır ki, insanın tattığı
tek bir ölüm olduğu, hiçbir tevile yer bırakmayacak netlikte vurgulanmaktadır.
Burada, önceki ayetlerde iki ölümden bahsedildiği halde, neden burada
tek bir ölümden başka ölüm tadılmayacağının söylendiği gibi bir
soru akla gelebilir. Bunun cevabı Duhan Suresi'nin 56. ayetindeki
ölümü "tatma" ifadesinde kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira,
insanın bilinçli olarak tattığı, yani yaşadığı, karşılaştığı, idrak
ettiği ilk ve tek bir ölüm vardır; o da dünya hayatının sona erdiği
an karşılaştığı ölümdür. En baştaki ölü halinden önce diri olmadığı
dolayısıyla algılama ve şuur gibi özellikleri olmadığı için bu birinci
ölümünün şuuruna varması, bunu tatması gibi bir durumu elbette ki
olamaz.
Kuran'ın bunca açık ve kesin haberine rağmen, dünyada
birden fazla ölme, dirilme, yeni bedenlere girme gibi olayların
bulunduğunu iddia etmek Kuran'ın açık ayetlerini reddetmek anlamına
gelecektir.
Gafletin Kalın Perdesi
İnsan bencil yaratılmıştır ve kendi çıkarlarını
ilgilendiren şeyler hakkında son derece hassastır. Ancak her konuda
kendi çıkar ve menfaatlerini en ince ayrıntısına kadar düşünen ve
hesaplayan insanın doğrudan doğruya kendisini ilgilendiren ölüm
konusunda kayıtsız ve umursuz olması son derece hayret vericidir.
"Kesin bilgiyle iman etmeyenler"e özgü olan bu ruh halini Allah,
Kuran'da tek bir kelimeyle tanımlamıştır: "Gaflet".
Gafletin kelime anlamı, şuurundaki bulanıklık ve
kapalılıktan ötürü, bir insanın gerçekleri tam olarak algılayamayıp,
sağlıklı değerlendirmeler yapamaması ve buna bağlı olarak, gereken
sağlıklı tepkileri verememesidir. Bir ayette şöyle geçer:
İnsanların sorgulama (zamanı) yaklaştı,
kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 1)
Ölümcül, çaresiz bir hastalığa yakalanan birisinin
öleceğine kesin gözüyle bakılır. Fakat ona bu gözle bakanların da
er ya da geç ölecekleri kesindir. Gaflet yüzünden, işin bu yönü
kimsenin aklına gelmez. Örneğin ölümcül bir hastalığa yakalanmış
birinin yakın bir zamanda ölme ihtimali epeyce yüksektir. Fakat
yanında duran sapasağlam birinin bir gün mutlaka öleceği çok daha
yüksek ihtimal, daha da doğrusu kesindir. Belki de ölüm, kendisini
bu "ölümcül hasta"dan çok daha önce, hiç ummadığı bir anda yakalayacaktır.
Yakınları, ölüm döşeğindeki hastalarının durumuna
üzülürler. Ama bir gün kesinlikle ölecek olan kendilerine de üzülmek
akıllarına gelmez. Oysa mantıksal olarak, bir olayın eninde sonunda
gerçekleşeceği kesinse, bunun yakın ya da uzak olması verilen tepkiyi
değiştirmemelidir.
Eğer ölmek üzere olanlar için üzülmek gerekiyorsa,
yalnızca ölüm anında değil herkes birbiri ve kendisi için şimdiden
üzülmeye başlamalıdır. Ya da içinde bulunduğu gafleti yırtmalı,
ölümün gerçek anlamını kavramalıdır.
Bunun için de, öncelikle gafleti doğuran sebepleri
tanımak yararlı olabilir.
GAFLETİN NEDENLERİ
- Tefekkür ve akletme eksikliği: Toplumun çoğunluğunu
oluşturan geniş bir kitle ciddi konular üzerinde düşünmeye, kafa
yormaya pek alışık değildir. Düşünmeden yaşamaya alışık olduklarından,
ölümü de -kendi tabirleriyle- kafalarına fazla takmazlar. Üstesinden
gelemedikleri günlük sorunlar, onların zihnini zaten yeterince meşgul
etmektedir. Küçük konuları düşünerek o dar zihinlerini doldururlar,
küçük sorunlarda boğulur ve ölüm gibi büyük konuları düşünemezler.
Herhangi birinin ölümüyle karşılaştıklarında ya da ölümle ilgili
bir konu açıldığında, "Allah gecinden versin, Allah kimsenin başına
vermesin, Allah sıralı versin..." gibi sözlerle kendilerini avutur,
konuyu en kısa zamanda geçiştirmeye çalışırlar.
- Yaşamın karmaşa ve hareketliliği: Yaşam öylesine
akıcı ve hareketlidir ki kendini olayların akışına kaptıran insan
özel bir çaba göstermezse, eninde sonunda kendisini yakalayacak
olan ölüm gerçeğini göz ardı eder. Gerçek imana sahip olmadığı için
kader, tevekkül, Allah'a teslim olma gibi kavramlara son derece
yabancıdır. Bu nedenle kendini bildiği andan itibaren "dünyasını
kurtarmaya" bakar. Bu tip insan ölümü düşünemeyecek kadar meşguldür.
Sürekli yeni dünyevi planlar, çıkarlar, hedefler peşinde koşar.
Hiç ummadığı bir anda da hazırlıksız ve şaşkın bir şekilde ölüm
gerçeğiyle karşılaşır. Son bir pişmanlıkla geri dönmeyi talep eder.
Ama artık çok geçtir.
- Doğum yanılgısı: Gafletin sebeplerinden birisi
de doğumun varlığıdır. Her gün doğumlar ve ölümler olur. Yeryüzünün
nüfusu hiç eksilmez, hatta günden güne artar. İnsan kendisini bu
döngünün etkisine kaptırınca sanki doğumlar ölümleri telafi ediyor,
sıfırlıyor, yaşam böylece dengeleniyor gibi bir illüzyona kapılabilir.
Bu da ölüme karşı bir gaflet perdesi oluşmasına sebep olur. Oysa
şu andan itibaren hiçbir doğumun gerçekleşmeyeceği bir döneme girsek,
insanların birbiri ardına öldüğünü ve dünya nüfusunun hızla sıfıra
doğru gittiğini görürüz. İşte o zaman ölüm insana tüm dehşetiyle
kendisini hissettirir. İnsan etrafındakilerin birer birer eksildiğini
görür ve kaçınılmaz sonun er geç kendisine de geleceğini kesin olarak
fark eder. Aynen ölüm hücresine kapatılmış mahkumlar gibi. Her gün
birer ikişer insanlar idama götürülür. Hücredekilerin sayısı azalır.
Aradan yıllar bile geçse, hala hayatta olanlar ertesi gün sıranın
kendilerine gelip gelmeyeceği endişesiyle yatarlar. Ölüm bir an
bile akıllarından çıkmaz.
Halbuki olayın aslı da bundan farklı değildir.
Yeni doğanların öleceklere hiçbir etkisi yoktur. Bu, yalnızca psikolojik
bir yanılgıdan ibarettir. Günümüzden 150 yıl önce yaşayanlardan
bugün hiçbiri hayatta değildir. Kendilerinden sonra doğanların bu
kişilerin ecellerine hiçbir faydası dokunmamıştır. Aynı şekilde
100 yıl sonra da şu anda yaşayan insanlardan hemen hemen hiçbirisi
kalmayacaktır. Çünkü dünya bir tür durak yeridir; sürekli dolar
ve boşalır.
KENDİNİ KANDIRMA YÖNTEMLERİ
Ölümü göz ardı ettiren ve gafleti doğuran nedenlerin
dışında bir de insanların kendi kendilerini avutmak için kullandıkları
savunma mekanizmaları vardır. Bu kendini kandırma yöntemlerini birkaç
madde halinde inceleyebiliriz.
- Yaşlılık dönemine erteleme
düşüncesi: Bu savunma mekanizması gençlerde ve orta yaşlılarda
görülür. Bunu kullanan insan, genelde 60-70 yıl yaşayacağını hesaplar
ve ancak ömrünün son yıllarını bu tür "iç karartıcı" konulara ayırmaya
karar verir. Hayatının en güzel yıllarında böyle "kasvetli" konularla
kafasını yormak istemez. Bunun için dünyadan elini eteğini çekeceği
bir zamanı uygun görür. Böylece, ölüme ve öbür dünyaya hazırlanmak
için de yaşamından bir pay ayırmış olduğunu düşünür ve vicdanını
rahatlatır.
Halbuki bir saniye sonra yaşayacağının bile garantisi
olmayan, daha ne kadar yaşayacağını, nerede ve ne zaman öleceğini
asla bilmeyen bir insanın böyle uzun vadeli sonuçsuz hesaplar yapmasının
ne büyük bir gaflet olduğu ortadadır. Her gün etrafında kendisiyle
yaşıt hatta daha genç pek çok kişi ölür. Gazeteler ölüm ilanlarıyla
doludur. Televizyonlarda her gece birçok ölüm haberi izler. Çoğu
zaman, büyük küçük, kendi yakınlarının ölümlerine tanık olur. Fakat
etrafındaki insanların bir gün hatta belki de yarın, kendi ölümüne
de tanık olacaklarını, kendi ölüm ilanını okuyacaklarını aklına
getirmez. Kaldı ki, o beklediği "yaşlılık" sınırına kadar yaşasa
bile bir şey değişmeyecek, sahip olduğu zihniyeti değiştirmediği
sürece, ölümle karşı karşıya gelene dek erteleme mantığını sürdürecektir.
-"Cehennemde cezamı çeker
ve çıkarım" mantığı: Toplumda oldukça yaygın olan bu görüş,
gerçekte batıl inançtan başka bir şey değildir. (Çünkü hiçbir Kurani
temeli yoktur.) Kuran'ın hiçbir yerinde bir süre cehennemde ceza
görüp, sonra bağışlanarak cennete alınanlardan söz edilmez. Tam
tersine, konu ile ilgili tüm ayetlerde, kıyamet günü müminlerin
ve kafirlerin kesin bir biçimde ayrılacakları, müminlerin ebediyen
cennete girecekleri, kafirlerin ise ebediyen cehenneme, aşağılık
bir azabın içine sürülecekleri bildirilmiştir:
Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında,
ateş asla bize değmeyecektir." De ki: "Allah katından bir ahid mi
aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz
bir şeyi mi söylüyorsunuz?" Hayır; kim bir kötülük işler de günahı
kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz
kalacaklardır. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar,
orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 80-82)
Bir diğer ayette şöyle denir:
Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler
dışında kesinlikle dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları,
dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i İmran
Suresi, 24)
Cehennem, insanın hayal gücünün alamayacağı kadar
büyük acıları yaşayacağı bir yerdir. cehennem Allah'ın "Kahhar",
"Cebbar" sıfatlarının en şiddetli tecelli ettiği ve dünyadaki hiçbir
azapla kıyaslanamayacak azaplarla dolu, korkunç bir ortamdır. Parmağının
ucu yanınca bile canı çok acıyan aciz bir insanın rahat ve umursuz
bir şekilde böyle bir azabı göze aldığını söylemesi, akletmediğinin
açık bir göstergesidir. Allah'ın azabını hafife alan, rahatlıkla
karşılayan bir kimse gerçekte Allah'ın kadrini gereği gibi takdir
edemeyen, akledemeyen bir insandır.
-Ben zaten cennete gireceğim
mantığı: Kendilerinin mutlaka cennete gireceğini iddia eden
insanlar vardır. Dünyada iyilik olarak tanımladıkları ufak tefek
birtakım şeyleri yaparak ve kötülük olarak tanımladıkları birtakım
şeylerden uzak durarak, cennete gideceklerini sanırlar. Din hakkındaki
bilgileri kulaktan dolma, hurafelerle dolu safsatalardan öteye geçmeyen
bu insanlar, gerçekte Kuran'da tarif edilen güzel ahlakla hiçbir
ilgisi olmayan, kendi uydurdukları bir din anlayışına sahiptirler.
Sorulduğunda kendilerini en Müslüman olarak tanıtırlar. Oysa Kuran'a
göre bu inanca sahip olan kişiler Allah'a birçok şeyi ortak koşan
gerçek Müslümanlar değillerdir. Kehf Suresi'nde böyle bir insanın
durumu şöyle anlatılır:
Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan
birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin
arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş,
ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında
bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri
de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben,
mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da
daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi
(ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi.
"Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime
döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım."
Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Seni topraktan,
sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan,
gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?" "Fakat,
O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam."
(Kehf Suresi, 32-38)
Yukarıdaki ayetlerde anlatılan bahçe sahibi, "Rabbime
döndürülecek olursam" ifadesiyle, Allah'a ve ahiret gününe kesin
bilgiyle iman etmediğini, dolayısıyla bu konuda şüphe içinde olduğunu
ortaya koymaktadır. Buna karşın, kendisinin üstün bir mümin olduğu
iddiasındadır ki Allah'ın kendisini cennetle ödüllendireceğinden
emindir. Günümüzde bu zihniyete sahip pek çok kişinin var olduğunu
görmekteyiz.
Bu kişiler Allah'a karşı samimiyetsiz bir tutum
içinde olduklarını aslında için için kendileri de bilirler, fakat
kendilerine bu gerçek hatırlatılmak istense bunu kabul etmeyip hemen
kendilerini temize çıkarmaya çalışırlar. Dinin hükümlerini uygulamanın
önemsiz olduğunu öne sürer, mahalledeki dindar görünümlü kişilerin
aslında ne kadar namussuz, ahlaksız olduğunu iddia ederek kendilerini
aklamaya uğraşırlar. Kalplerinin temiz olduğunu, kimsenin kötülüğünü
istemediklerini, kimsenin malında, mülkünde, karısında, kızında
gözleri olmadığını söyleyerek "iyi insan" olduklarını ispatlamaya
kalkarlar. Dilencilere sadaka verdiklerini, komşuya helva ikram
ettiklerini, senelerce gece gündüz çalıştıklarını, insanlara hizmet
ettiklerini, bundan daha iyi Müslümanlık olmadığını savunurlar.
Ancak bu kişinin, Müslüman olması şartınınçevresiyle iyi geçinmek
değil, Allah'a kul olmak ve O'nun hükümlerine itaat etmek olduğunu
bilmez ya da bilmezlikten gelirler.
Samiyetsizliklerinin en büyük göstergesi ise, sahip
oldukları sapkın din anlayışına dayanak bulmak için birtakım bahaneler
üretmeleridir. Kendi yaşamlarını meşrulaştırmak için kullandıkları,
"en büyük ibadet çalışmaktır", "mühim olan kalp temizliğidir" gibi
ifadeler en çok rastlanılan örneklerdendir. Bu ifadeler Kuran'da
bildirildiği üzere din öne sürülerek Allah'a karşı yalan söylemekten
ibarettir. Ve Allah böyle bir ahlaka karşılık olarak sonsuz azap
yurdu cehennem ile insanları uyarmaktadır. Bu tür kişiler, Bakara
Suresi'nin 9. ayetinde bildirildiği üzere; "(sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar.
Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatırlar da şuurunda değildirler."
(Bakara Suresi, 9)
- Çifte standart mantıklar:
İnsan, farklı bir kendini kandırma yöntemi daha geliştirmiş
olabilir. Ölüm aklına geldiğinde sonsuza dek yok olacağını düşünür
ve bunun dehşetiyle Allah'ın vaat ettiği sonsuz bir hayatın "var
olabileceğine" yüzde elli ihtimal verir. Böylece kendi içinde bir
nevi umut ışığı yakar. Öte yandan, Allah'ın kendisine yüklediği
birtakım sorumluluklar olduğu aklına gelince de, diğer yüzde elli
ihtimali düşünür. "Nasılsa toprak olup yok olacağım, ölümden sonra
hayat yoktur" diyerek hesap verme, cehennem azabıyla karşılaşma
gibi korku ve endişelerini bastırır. Her iki durumda da gaflet halinin
ona verdiği bir nevi sarhoşluk hali içerisinde ölüm onu yakalayıncaya
kadar yaşamını sürdürür.
GAFLETİN SONUCU
Önceki bölümlerde, ölüm, insana yaşadığı sürece
kendini hatırlatır demiştik. Ya bu hatırlatmalar ona fayda verir
ve birtakım konuları tekrar gözden geçirmesi, hayata ve olaylara
bakış açısını yeniden düzenlemesi gerektiğini ciddi bir şekilde
düşünmeye başlar. Ya da sözünü ettiğimiz savunma mekanizmaları devreye
girer, kalbinin ve gözünün önündeki gaflet perdesi günden güne daha
da kalınlaşmaya başlar.
İşte inkarcıların bir kısmının yaşlanıp ölüme iyice
yaklaştıkları halde, ölümü büyük bir sakinlikle, akılsızca bir rahatlıkla
beklemeleri bu perdenin kalınlığının had safhaya ulaştığının göstergesidir.
Çünkü ölüm onlara artık yalnızca güzel ve tatlı bir uykuyu, huzur
ve sakinliği, ebedi bir rahatlığı çağrıştırmaktadır.
Oysa onları yoktan var edip yaratan, sonra öldürüp
tekrar diriltecek olan Allah onlara azapla geçirecekleri ebedi bir
hayatı, ebedi bir pişmanlığı ve mutsuzluğu vaat etmiştir. Onlar
da bu gerçeği, tam ebedi uykuya dalacaklarını sandıkları ölüm anında
bizzat görürler. Çünkü, ölümün bir yok oluş olmadığını, aksine kendileri
için azapla dolu yeni bir dünyanın başlangıcı olduğunu anlarlar.
Canlarını alan ölüm meleklerinin dehşet verici görüntüsü, o büyük
azabın ilk habercisidir. Bu nedenle Kuran'da, ölümden sonraki yaşamı
reddeden inkarcılardan söz edilirken "Öyleyse
melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları
zaman nasıl olacak?" (Muhammed Suresi, 27) denir. Bu anda,
inkarcıların ölümden önceki küstah ve kibirli tavırları yerini dehşet,
pişmanlık, çaresizlik ve sonsuz bir acıya bırakır. Kuran'da, bu
durum şöyle anlatılır:
Dediler ki: "Biz yer (toprağın için)
de yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeniden yaratılmış
olacağız?" Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar edenlerdir. De
ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra
Rabbinize döndürülmüş olacaksınız." Suçlu-günahkarları, Rableri
huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik;
şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde
bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye
yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 10-12)
ÖLÜMDEN KAÇIŞ YOKTUR
İnsan özellikle gençliğinde ölümü hiç mi hiç aklına
getirmek istemez. Bunu bir son olarak gördüğü için ölümün düşüncesinden
bile kaçar. Düşünmemek onun için en rahat kaçış yoludur. Oysa fiziksel
kaçış ölüme bir çare olmadığı gibi, ölümü aklına getirmekten kaçınarak
ölümden kurtulabilmek de mümkün değildir. Dahası, ölümü aklına getirmemek
de mümkün değildir. İnsan, her gün önüne gelen gazetelerde mutlaka
ölüm haberleriyle, ölüm ilanlarıyla karşılaşır. Yolda giderken bir
cenaze arabasına rastlar ya da bir mezarlığın önünden geçer. Zaman
içinde yakınları ve akrabaları ölür. Onların cenazelerine gittiğinde
ve evlerini ziyaret ettiğinde, mutlak gerçekle yüzyüze kalır. Başkalarının,
özellikle de sevdiklerinin ölümünü gördükçe, kendi sonunu düşünür.
Bu düşünce, kalbini sıkar, ruhunu bunaltır.
İnsan ne kadar direnirse dirensin, nereye sığınırsa
sığınsın, nereye kaçarsa kaçsın, aslında farkında olmadan her an
kendi ölümüne doğru koşar. Önünde başka bir kapı, tercih veya çıkış
yolu yoktur. Geri sayım sürekli devam eder. Ne yöne dönerse ölüm
onu oradan karşılar. Çember sürekli daralarak ona doğru yaklaşır
ve sonunda kıskıvrak yakalar. Allah'ın kanununda yine bir değişme
olmamıştır. Kaderde belirlenmiş bir anda ve yerde ölüm onu yakalamıştır.
Kuran'da, bu sır şöyle haber verilir:
De ki: "Elbette sizin kendisinden
kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra
gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah) a döndürüleceksiniz;
O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)
Her nerede olursanız ölüm sizi bulur,
yüksekçe tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile... (Nisa Suresi,
78)
Bu nedenle yapmamız gereken, kendimizi kandırmayı
ya da gerçekleri göz ardı etmeyi bir kenara bırakıp Allah'ın kaderimizde
tespit ettiği süreyi en iyi şekilde değerlendirebilmektir. Bu sürenin
ne zaman biteceğini de yalnız Allah bilmektedir.
|