| GERÇEĞİ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
İnsan bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı
görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki:
"Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek.
O, her yaratmayı bilir.".
(Yasin Suresi, 77-79)
Dinden Uzak İnsan Modelinin
Zararları
Dediler ki: "(Bütün olup biten,)
Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi
'kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake)
uğratmıyor." Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur;
yalnızca zannediyorlar. (Casiye Suresi, 24)
İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi,
yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında
tartışır-durur. (Hac Suresi, 8)
Müminlerin buraya dek sözünü ettiğimiz tüm bu olumlu
özelliklerine rağmen, bir kimsenin dinden uzak kalmasının altında
yatan nedenleri anlayabilmek için bu kişinin İslam ve Müslümanlar
hakkında o güne kadar edindiği izlenimlere, ön yargılara göz atmak
gerekir. Burada, "tümüyle dinsiz" ya da "ateist" kişilikler üzerinde
durmayacağız. Sözünü edeceğimiz model, özellikle içinde yaşadığımız
toplumun bir ürünü olan "dinden uzak" insan modelidir.
"Dinden uzak" yaşayan insan modelinin en önemli
özelliği, başta da belirttiğimiz gibi toplumun telkinleri doğrultusunda
hareket etmesidir. Bu insan, hemen her davranışını çoğunluğa uyma
psikolojisi ile belirler. Bu psikoloji şüphesiz onun dine karşı
olan bakış açısını da şekillendirir.
Din hakkındaki tüm düşünceleri, ona çevresi tarafından
aşılanmıştır. Kuran'ı hayatında bir kere bile okumadığından ve bilmediğinden
küçüklüğünden beri edindiği kulaktan dolma, "nineden-dededen" görme
bir yapı "din" ya da "Müslümanlık" adı altında hafızasına kazınır.
Etrafında din adına söylenilen herşeyin dinde gerçekten yer aldığı
düşüncesine kapılır. Okulda biyoloji hocası evrimciyse ya da felsefe
hocası ateistse, birden herşeyin aydınlandığını (!), olayların iç
yüzünü anladığını, birtakım şeyleri aştığını zannetmeye başlar.
Dindar adı altında sapkın kişileri, tarikatları, örgütleri öne süren;
Müslümanları, kimi zaman vahşi, saldırgan, çağdışı, fanatik, ilkel,
kimi zaman da uyuşuk, pasif, dünyadan kopmuş, umursuz, topluma ve
olaylara karşı ilgisiz, duyarsız insanlar olarak lanse eden medyanın
belirli kesimlerinin telkinleri sonucu, İslam'ı artık yeterince
tanıdığına kanaat getirir. Hatta dost meclislerinde din, İslam hakkında
konuşmalar yapabilecek, çağdaşlık, modernlik, batı, vs. gibi beylik
konular hakkında "ahkam kesecek" kadar kendine güveni geldiğini
hisseder. Kendisiyle aynı görüşe sahip kimselerle karşılaştıkça
bu güveni daha da artar. Vicdanından geriye kalanları da bu güvenle
bastırır.
Etrafında izlediği dini uygulamaların, akılcılıktan
uzak, çarpık, ilkel görünümlü olması onu doğrusunu araştırmaya yöneltmez.
Eğer gerçek bir din varsa da böyle birşeyle karşılaşmak hiç işine
gelmez. Hazır vicdani problemlerini de bastırabilmişken, reddedemeyeceği
birtakım gerçeklerle ve bunların kendisine getireceği çeşitli yükümlülüklerle
yüz yüze gelmekten hiç hoşlanmaz. Allah'ın insanları yükümlü kıldığı
ve ilerde hesabını soracağı böyle bir sistem varsa, ondan hayat
boyu kaçmakla bu sorumluluktan kurtulamayacağını idrak edecek kadar
düşünmekten bile korkar. Bu psikoloji Kuran ayetlerinde şöyle tarif
edilir:
Onlar hem ondan alıkoyarlar, hem
kendileri kaçarlar. Onlar yalnızca kendi nefislerinden başkasını
yıkıma uğratmazlar ama şuurunda değillerdir. (En'am Suresi, 26)
Toplumun büyük bölümünün dinden uzak durması, onun
da aynı tavrı sergilemesinin en büyük dayanağı olacaktır. Hele ünlü
ve toplumun önde gelen kişilerinin, "aydın" adı altında lanse edilen
kimselerin dinden kopuk yaşamları onu çok etkileyecektir. "Sosyete"
zaten en çok özendiği hayat biçiminin yaşandığı ortamdır. Dinden
uzak kalarak "çağa uyduğunu" ve "önde gelen insanların yaptığı gibi
yaptığını" düşünür. Bu topluluk psikolojisi nedeniyle, dinden uzak
durmanın ahiretteki akıbetinin endişesinden de kendince kurtulur.
Dinden uzak kalmak, dine önem vermemek bir suç olsa bile, bu suçu
pek çok "önde gelen" kişi ile birlikte işlediğinden vicdanı bir
derece rahattır. Bu, "toplu işlenen suç sorumluluğu azaltır" psikolojisinin
tipik bir örneğidir.
Halbuki öldüğü andan itibaren her insan tek başına
kalacaktır. "Önde gelenler"in, "aydın"ların, "sosyete"nin de kendisine
hiçbir faydası dokunmayacaktır. Ayetlerde, ahiretteki durum şöyle
bildirilir:
Onların tümü-toplanıp (kıyamette)
Allah'ın huzuruna çıktılar da zayıflar (müstaz'aflar) büyüklük taslayanlara
(müstekbirlere) dedi ki: 'Şüphesiz, biz size tabi idik; şimdi siz,
bizden Allah'ın azabından herhangi bir şeyi önleyebiliyor musunuz?'
Dediler ki: 'Eğer Allah bize doğru yolu gösterseydi biz de sizlere
doğru yolu gösterirdik. Şimdi yakınsak da, sabretsek de farketmez,
bizim için kaçacak bir yer yoktur.' (İbrahim Suresi, 21)
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız
gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın' (bir tarzda)
Bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden,
gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi
yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır
ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır. (Enam
Suresi, 94)
Kişi "seçkinlik" kavramını yanlış değerlendirdiği
için kendine de yanlış insanları örnek alır. "Cahiliye" toplumuna
göre "seçkinlik", para, şöhret gibi değerlerle kazanılır. Gerçekte
ise, "seçkinlik" yalnızca Allah'a olan samimi yakınlıkla elde edilir:
Güç ve basiret sahibi olan kullarımız
İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. Gerçekten Biz onları,
katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri
kıldık. Ve gerçekten onlar, Bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı
olanlardandır. (Sad Suresi, 45-47)
Toplum ona değişik alışkanlıklar kazandırır. Herşeyden
önce, her ortamda belirli bir "statü" kazanması gerektiğini düşünür.
Aksi takdirde çevresindeki insanların ne düşüneceği zihnini çok
meşgul eder. Artık, bir topluluk içinde aklına gelen tek şey "şu
anda etrafımdakiler hakkımda ne düşünüyor?" olur. Allah'ın hoşnutluğunu
aramanın ne demek olduğunu bile bilmiyordur. O yalnızca insanların
hoşnutluğunu aramaktadır.
Dinden uzak toplum, ona, karşı cinsle olan ilişkileri
hakkında da gerekli eğitimi vermiştir. En büyük sloganlarından biri
"kadına saygı ve kadın haklarının savunulması" olan bu dinden uzak
toplumda, kadın aslında tam bir sömürü aracı olarak kullanılır.
"Çıkma" mantığı toplumdaki sosyal sorunların yegane
anahtarıymış gibi halka empoze edilerek, "flört", "boy friend",
"girl friend" gibi süslü terimlerle modernize edilir. Namus, iffet
gibi dinde titizlikle önem verilen konular, medya tarafından özellikle
ele alınarak, insanların bilinçaltına zıt yönde telkinler ince ince
işlenir. 13-14 yaşındaki genç kıza hala biriyle çıkmadığı için "lezbiyen"
damgası vurulabilir. Beyinleri basının telkinleriyle yoğrulmuş yakın
çevresi tarafından hiç olmazsa genelevde fuhuş yapması teşvik edilen
erkek, direndiği takdirde kimi zaman "homoseksüellik" suçlamasıyla
bile karşılaşılabilir. Kendi isteğiyle namuslu kalmak isteyen insanlar
kitle psikolojisi yaratılarak ya namussuzluğa sürüklenir ya da toplumdan
dışlanır. Böylelikle kişiler üzerinde sosyal bir baskı oluşur. Ayrıca
onların, istenilen doğrultuda hareket etmedikleri takdirde, kendilerinden
kuşku duyacakları, özgüvenlerini kaybedecekleri bir kamuoyu meydana
getirilir.
Bütün bu toplumsal telkinlerin etkisiyle fuhuşu
meşru görmeye başlayan genç, bu sefer de homoseksüelliğin normal
karşılanması gerektiği, bu sapıklığın yalnızca o insanı ilgilendirecek
bir "seçim" meselesi olduğu propagandasıyla karşı karşıya gelir.
Homoseksüellik, taassupsuzluk, medeni cesaret, kendini aşma olarak
sunulur. Ahlaksızlıkta aşması gereken yeni bir boyut olarak karşısına
çıkartılır.
Diğer yandan İslam'da Allah'ın karşılıklı sevgi
ve saygıyı, herhangi bir menfaat gözetmeden en yoğun biçimde yaşamak
için meşru kıldığı evlilik kurumu, bu sistemin genel felsefesinin
gerektirdiği biçimde, karşılıklı bir sömürü aracı olarak kullanılır.
Bu sistemde erkek için, evlendiği kadın, hayatının geri kalan kısmında
kendisine bakacak, çamaşırını yıkayıp, yemeğini yapacak ve cinsel
tatminini sağlayacak bir meta konumundadır. "Koca kapma" telkinleriyle
büyütülen kadın ise kocasını, bir an önce çocuk yaparak kendisine
bağlayacağı ve bu yolla istikbalini garantiye alacak, kendisine
gerekli hayat standardını sağlayacak bir araç olarak görür. Bunları
kendisine sağlayan erkeğin tahakkümü altına girer ve kocasını kaybetmemek
için her türlü yola başvurur. Bu tür bir evlilik, aslında bir hayat
kadınıyla maddi menfaat karşılığı birkaç saatliğine yapılan sözleşmenin
daha uzun, ömür boyu süren bir benzerinden çok da farklı bir şey
değildir. Gerçi bunu iki taraf da açıkça kabul etmek istemez, fakat
yeri geldiğinde bunun hayatın bir gerçeği olduğunu belirtmekten
de çekinmez. Mantık evliliği yapmalarıyla övünenler vardır. Anlaşıldığı
gib,i böyle bir evlilikte ortak paylaşım noktası sevgi değil, para,
karşılıklı menfaat ve cinselliktir.
Bir çıkar ilişkisi haline dönüşen bu evlilikte
sadakat, vefa gibi kavramların da hiçbir anlam ifade etmediği ortadadır.
Evliliklerinde yukarıda saydığımız çıkarları sağladıktan sonra birbirini
aldatan, ihanet eden eşlerin sayılarının günden güne artması bunun
doğal bir sonucudur. Bu ihanetleri, eşinden gizli ya da karşılıklı
anlaşmayla sürdürenler de çoğalmaktadır. Sonuçta çağdaş evlilik
sisteminin özü, dinde bahsedilen evlilik modelinden çok uzaklaştırılıp,
toplumda belirli çevrelerce yerleştirilmeye çalışılan "serbest cinsellik"
ortamına açılan bir kapı haline getirilmiştir.
Çağdaşlık adı altında lanse edilen din-dışı yaşam
tarzı gerçekte bağımsız bir felsefe değildir. İnsanları, dinden
ve onun getirdiği bakış açısından tümüyle koparıp tam tersi bir
yapı yerleştirmeye, dinin koyduğu kuralların uygulanmasını engellemeye
çalışan bir fikir sistemidir. Bu fikir sisteminin el attığı alanlar
yalnız cinsellik ve evlilikle sınırlı kalmayıp her türlü değer yargısına
uzanır. Dinin getirdiği kavramların bir kısmını -iffet, namus gibi-
tamamen yok etmeye çalışırken bir kısmını da kendi sistemine kanalize
ederek asıl amacından saptırmaya çalışır. Örneğin Allah yolunda
gösterilen dürüstlük, cesaret, gözüpeklik, mücadelecilik gibi özellikler
Kuran'da övülmüştür. Haksızlıkla, adaletsizlikle uğraşmak, iyiyi,
doğruyu anlatmak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamak, cesaretini
Allah'a olan güveninden almak, Allah'tan başkasından korkmayıp gerektiğinde
canını ortaya koymak müminlerin en önemli özelliklerindendir. Ancak
sözünü ettiğimiz fikir sistemi, cesareti, en uç sapıklıkları denemek,
dürüstlüğü, ahlaksızlıkları alenen ve pervasızca yapmak, mücadeleyi
de bunları ölene kadar savunup, herkese yaymak olarak tanımlamıştır.
Genç yaştaki erkekler hedeflendiğinde, "cesaret"
ve "gözüpeklik" kavramları, kabalık, zorbalık, saygısızlık, sınır
tanımamak, insanların haklarına tecavüz etmek, fırsatçılık, insan
kullanmak, saldırganlık, kavgacılık, kibir ve büyüklenme gibi karakter
bozuklukları ile bir tutulmuş, bu dengesiz ve çarpık psikoloji "delikanlılık"
adı altında özenilecek bir hale getirilmeye çalışılmıştır. Patavatsızlık,
lafını sözünü bilmezlik, ağzı bozukluk, boşboğazlık, "harbilik"
şeklinde övülmüştür.
Allah yukarıda saydığımız ve benzeri diğer olumsuz
özellikleri üzerinde taşıyan insanların güvenilmezliklerini, Kuran'da
yine bu bir dizi özellik ile şöyle bildirmektedir:
Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin
edip duran, aşağılık, alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip
götüren, hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkar,
zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik; mal ve çocuklar sahibi oldu
diye, kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman, "(bunlar) eskilerin
masallarıdır" diyen. (Kalem Suresi, 10-15)
Genç kızlarda ve kadınlarda ise her önüne çıkanla
"beraber olmak", özgür seksi, lezbiyenliği savunmak "cesaret", kocasına
kendisini aldattığını açıklamak ise "dürüstlük" ölçüsü sayılmıştır.
"Saygı" ise bütün bu sapıklıklara karşı gösterilmesi gereken sapkın
takdir duygusu haline gelmiştir.
Bütün bu çarpık mantıkların sonucunda "sevgi" kavramının
da anlamı değişmiştir. Sevgi, karşıdaki kişinin kendisine sağlayacağı
hava atma derecesi veya maddi çıkar ile orantılıdır. Bununla birlikte,
din-dışı yapının bir diğer özelliği de sevgiyi çeşitli görüntü ve
imajlara dayandırmasıdır. Pek çok genç kız, "romantik serseri" imajını
veren gence sırf bu imajın hatırına "aşık" olur. İmaj faktörü nedeniyle,
en fazla bir iki özelliği olan sıradan insanlara sevgi beslerken,
dürüst, fedakar, saygı ve sevgi dolu bir kişinin ufak bir hatasını
görse hemen onları yargılamaya kalkışır. Fakat hiçbir olumlu özelliğe
sahip olmayan bir "serseri"yi günün birinde ağlarken görünce birden
sevgi ve şefkat damarları kabarır.
İçinde bulunduğu toplum ölçü ve değer yargılarını,
duygu ve düşüncelerinin sınırlarını belirlerken onu, Allah, din
ve varoluş amacı hakkında hiçbir şey düşünmeyen bir insan haline
getirmiştir. Zaten böyle şeyleri düşünmeye ayıracak pek vakti de
yoktur. Zira, kendisini programlayan ve dizginlerini elinde tutan
toplum, ona sayısız görevler yüklemiştir. Herşeyden önce cahiliye
toplumunun deyimiyle "gemisini kurtarması", ardından da bu toplumda
belirli bir "statü" kazanması gerekmektedir. Bunun için diğer insanları
kullanacak, gerekirse ezecek, saf dışı edecektir.
Çünkü bu cahilce anlayışa göre "hayat bir mücadeledir"
ve yine aynı anlayış nedeniyle "büyük balığın küçük balığı yutması"
gereklidir. Zayıfın, düşkünün elenmesi ise bir doğa kanunu olarak
görülür. Başkalarının, kendisine zararları dokunmadıkça, aynı zihniyeti
taşımalarının da bir mahsuru yoktur, çünkü "ona dokunmayan yılanlar
istedikleri kadar yaşayabilirler."
Fakat işler umduğu gibi gitmeyip gerekli başarıyı
gösteremediği, hayal ettiği toplumsal statüyü kazanamadığı takdirde,
aynı felsefe bu sefer kendi aleyhinde işlemeye başlar. Bir de bakar
ki toplum tarafından hor görülen, ezilen, aşağılanan ve dışlananların
safına birdenbire kendisi de katılmıştır. Daha önce kendini yüceltmesini
umduğu kurallar, şimdi onu hedef almışlardır. Çevresindeki dostları
aniden yok olmuş, mutsuz ve tek başına kalmıştır.
Bunlar yetmiyormuş gibi etrafında kendinden büyük
balıkların dolaşmaya başladığını farkeder. Güvenecek insan, tutunacak
dal, bir yardım eli arasa da bulamaz. Tamamen çıkmaza girdiğini
düşündüğü sırada son çareyi Allah'a yalvarmakta bulur. Kuran'da
dinden uzak insanların çaresizlik durumlarında Allah'a yöneldikleri
şöyle haber verilir:
Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur.
Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla
onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca
bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir;
onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken,
dinde O'na "gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)" olarak Allah'a
dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan,
muhakkak sana şükredenlerden olacağız. (Yunus Suresi, 22)
Ancak bu insan, Allah duasına karşılık verip de
işleri yoluna girmeye başlayınca sanki daha önce Allah'a yalvaran
kendisi değilmiş gibi eski zihniyetini sürdürür:
Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen
haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin
taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici
metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber
vereceğiz. (Yunus Suresi, 23)
Çarpık zihniyetine göre, "herşeyi metafizik olarak
yorumlamamak, gerçekçi olmak" lazımdır. Önemli bir deneyim atlatmış
ve kendi çabasıyla kurtulmuştur. "Hayatın gerçeklerini" öğrenmiştir.
Kötü günler geçirmiştir, fakat bunlar artık geride kalmıştır. O
şimdi daha tecrübeli, daha olgundur. İnkarcı insanların bu anlamsız
psikolojisi de Kuran'da haber verilmiştir:
Andolsun, Biz insana tarafımızdan
bir rahmet tattırıp sonra bunu kendisinden çekip-alsak, kuşkusuz
o, (artık) umudunu kesmiş bir nankördür. Ve andolsun, kendisine
dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet taddırsak, kuşkusuz;
"Kötülükler benden gidiverdi" der. Çünkü o, şımarıktır, böbürlenendir.
(Hud Suresi, 9-10)
Böyle bir nankörlük yapan insanın, eski inkar felsefesi
daha çok oturmuş, daha da kemikleşmiştir. Hayatının geri kalan kısmında
da benzeri belalar başına gelir. Allah belki -Kendisine yalvardığı
takdirde- her seferinde kendisine icabet edecektir. Fakat o bunlardan
ders ve ibret alıp doğru yolu seçmedikçe Allah'tan uzaklaşacak,
kendisine tanınan fırsatları ardı ardına tepecektir.
En kötüsü de, eğer böyle bir halde ölümle yüzyüze
gelirse iş işten geçmiş olacak, kendisine yeni bir fırsat tanınmayacaktır.
Çünkü o yaşamı boyunca nasıl biri olduğunu ortaya koymuştur. Allah
bu insanın gerçekle yüzyüze gelince duyacağı pişmanlığı Kuran'ın
birçok ayetinde önceden haber vermiştir:
Ateşin üstünde durdurulduklarında
onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik
de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık."
Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı. Şayet (dünyaya)
geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları şeylere şüphesiz
yine döneceklerdir. Çünkü onlar, gerçekten kafirlerdir. (Enam Suresi,
27-28)
Kuran'daki diğer ayetlerde de aynı psikoloji vurgulanırken,
kişinin bu ümitsiz duruma düşmeden önce, hayattayken Allah'a yönelmesi
öğütlenir:
Allah, kimi saptırırsa, artık bundan
sonra onun hiçbir velisi yoktur. Azabı gördükleri zaman, o zalimleri
bir görsen; 'Geri dönmeye bir yol var mı?' derler. Onları görürsün;
zilletten başları önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken
göz ucuyla sezdirmeden bakarlar. İman edenler de: "Gerçekten hüsrana
uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba
(veya yandaş)larını da hüsrana uğratmışlardır" dediler. Haberiniz
olsun; gerçekten zalimler, kalıcı bir azab içindedirler. Onların
Allah'ın dışında kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Allah
kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir (çıkış) yolu yoktur. Allah'tan,
geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, Rabbinize icabet
edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne sizin için
inkar (etmeye bir imkan). (Şura Suresi, 44-47)
Dinden Uzak Toplumdan
Kuran Ahlakına Geçiş
Ancak zulmeden başka; sonra kötülüğün
ardından iyiliğe çevirirse, artık şüphesiz Ben, bağışlayanım, esirgeyenim.
(Neml Suresi, 11)
Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun.
Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi
hidayete erdiririz. (Şura Suresi, 52)
Onlar, sözün en güzeline iletilmişlerdir
ve övülen doğru yola iletilmişlerdir. (Hac Suresi, 24)
Her insan için hayatı devam ettiği sürece (önceki
sayfalarda sözü edilen) "cahiliye" toplumunun telkinlerinden kurtulup,
imana yönelme şansı vardır. Allah'ın koyduğu kanuna göre, hiç kimse
bir "uyarıcı" tarafından doğruya davet edilmeden önce bu dünyadan
ayrılmayacaktır. Sorumlu tutulacak olan herkes İslam'a davet edilecek
ve hür iradesine göre bir seçim yapacaktır. Allah her toplumun uyarılacağını
bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
Kim hidayete ererse, kendi nefsi
için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir
günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye
kadar (hiçbir topluma) azab edecek değiliz. (İsra Suresi, 15)
Bu davetle muhatap olan insanlar farklı tepkiler
gösterirler. Kuran'da bu tepkiler detaylarıyla anlatılır. Bu tepkilerin
en güzeli ise, gerçek bir müminin vereceği "işittik ve itaat ettik"
ifadesiyle dile getirilir:
Aralarında hükmetmesi için, Allah'a
ve elçisine çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: "İşittik
ve itaat ettik" demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır. (Nur
Suresi, 51)
Fakat herkesin tepkisi böyle güzel olmayabilir.
Kuran'da, dine davet edildiğinde büyüklenerek başkaldıranlardan,
hatta düşmanlık besleyenlerden söz edilir:
Gerçeği sürekli ters yüz eden, günaha
düşkün olan herkesin vay haline. Kendisine Allah'ın ayetleri okunurken
işitir, sonra müstekbirce (inatla büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş
gibi ısrar eder. Artık sen onu acı bir azapla müjdele. Ayetlerimizden
bir şey öğrendiği zaman, alay konusu edinir. İşte onlar için aşağılatıcı
bir azap vardır. (Casiye Suresi, 7-9)
Kimilerinin tavrı ise daha belirsizdir. Vicdanı
ona doğruyu gösterir, ama içindeki bir başka ses ona sürekli din-dışı
toplumdan vazgeçmemesini telkin eder. Bu telkinleri de bazı savunma
mekanizmalarını kullanarak meşru zemine oturtmaya çalışır. Doğrudan
kaçmak için çeşitli yollar dener. "Onlar bana doğruyu söylüyorlar,
ama ben iradesizliğim veya gururum nedeniyle uygulamıyorum" demeyi
kendine yediremediği için ya kendisine anlatılan gerçeklerde ya
da bunları anlatan müminlerde açık arama yoluna gider.
Böyle bir kimse, karşısında Kuran'a bağlı olan
gerçek bir müminle karşılaştığı zaman, ona kafasındaki bir yığın
önyargı ve şüpheyle yaklaşır. Yıllardır kafasında yer etmiş, ailesinden,
etrafından gördüğü dindar modeline pek benzemediğini görünce, onu
"dini kendi kafasına göre yorumlayan ve çıkarları doğrultusunda
kullanan" bir kişi olarak değerlendirir.
İlginç olan ise, bu tarz suçlamaların tarih boyunca
her cahiliye toplumunda aynı şekilde görülmesidir. Öyle ki geçmişte
son derece ileri gidip Allah'ın Peygamberlerine karşı bile bu yönde
suçlama yapan kavimler olmuştur:
Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış
önde gelenler dediler ki: "Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden
başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah
(öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi.
Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz." (Müminun
Suresi, 24)
... Atalarımızın taptığı şeylere
tapmamızdan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi
davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz. (Hud Suresi,
62)
Böyle bir insan, o ana kadar dışarıda görüp de
kınadığı hatalı ve çarpık din anlayışının birdenbire ateşli savunucusu
kesilir. "Bütün herkes yanlış yapıyor da bir siz mi doğru yoldasınız"
gibi kalıplaşmış mantıklar öne sürer. Ancak bilmelidir ki, bu mantık
tümüyle Kuran dışıdır. Çünkü Kuran'da bildirildiğine göre, doğru,
onu kabul eden insanların sayısıyla ölçülmez. Zaten "insanların
çoğu"nun yanlış yolda olacakları Kuran'da bildirilmiştir:
Elif, Lam, Mim, Ra. Bunlar Kitab'ın
ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların
çoğu iman etmezler. (Ra'd Suresi, 1)
Kuran'da, çok geniş ümmetlere sahip olan Peygamberler
(Hz. Musa, Hz. Süleyman, Hz. Muhammed...) gibi, gönderildikleri
toplumlarda kendilerine çok az kişinin tabi olduğu Peygamberler
de aynı şekilde övgüyle anılmaktadır. Bu Peygamberler görevlerini
eksiksiz olarak tamamlamış ve Allah'ın kendilerine bildirdiği dini
insanlara tebliğ etmişlerdir. Kendilerine düşen görevi yerine getirmiş,
mükafatları Allah katında garanti edilmiştir. Bundan sonra uyarılan
insanların çoğunun ya da azının iman etmesi gerçekleri değiştirmez.
Çoğunluk hiçbir zaman için bir doğruluk ve değer ölçüsü olmamış,
seçkinlik her zaman çok az sayılarla sınırlı kalmıştır.
Allah Kuran'da, burada bahsettiğimiz çarpık mantıklarla
müminleri sorgulayan, ortalı kişilerin konumlarını da belirtmiştir:
... Onlar ne sizdendirler ne de onlardan...
(Mücadele Suresi, 14)
Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla,
ne bunlarla. Allah kimi saptırırsa artık sen ona yol bulamazsın.
(Nisa Suresi, 143)
Bu tür bir kişi, Kuran'a dayalı gerçek din hakkında
kendisine anlatılanlarda açıklar bulmaya çalışır. Hiçbir şey bilmediği
halde, kendi kafasından çeşitli örneklemelerle karşısındakileri
"sıkıştırmayı" dener. Allah'ın Kuran'da "misal" olarak adlandırdığı
inkarcıların bu örneklemeleri aslında herhangi bir tutarlılığa sahip
olmayıp, ya tutarsa mantığında öne sürülen safsatalardır:
Bir bak, senin için nasıl misaller
verdiler de böylece saptılar. Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar.
(Furkan Suresi, 9)
Bu misallerin en klasikleri 4-5 taneyi geçmez.
"Mesela domuz eti niçin haram?" sık rastlanılan sorulardan bir tanesidir.
Domuzun kendi pis bir hayvandır ve trişin adlı hastalığa neden olur.
Bu soruyu soran kişiler de genellikle domuz etinin insan sağlığına
ne derece zararlı olduğunu bilmektedirler. Fakat bu insanlardan
bir çoğu buradan bir şey yakalarsa tüm sistemi açmaza sokabileceği
ümidiyle bu yola başvurmaktadırlar. Ancak bu insanların başarıya
ulaşmaları söz konusu değildir. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
Ayetlerimiz konusunda acze düşürücü
çabalar harcayanlar, onlar da alevli ateşin halkıdır. (Hac Suresi,
51)
Bunlar Allah'ın yolundan engelleyenler
ve onda çarpıklık arayanlardır. Onlar ahireti de tanımayanlardır.
(Hud Suresi, 19)
Bu tip insanlar, öne sürdükleri bir misalin geçersizliği
kendilerine izah edilse bile, -amacı samimi olarak bilgilenmek,
şüphelerini gidermek değil de, tamamen açık aramak olduğu için-
cevap aldığı misali yeni misaller takip eder. Verilen cevaplar ve
öğütler üzerinde dürüst olarak düşündüğünde kendisine makul, mantıklı
gelecektir. Ama bunun, o güne kadar kurduğu düzende, planladığı
gelecekte köklü bir değişiklik yapmasını gerektireceğinden korkmaktadır.
Bunun üzerine Kuran'daki deyimle "kulaklarını tıkar" ve o ortamdan
bir kaçış yolu aramaya başlar. Kuran'da bu psikoloji, Nuh Peygamberin
ağzından şöyle anlatılır:
"Doğrusu ben, onları bağışlaman için
her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini
başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.'
(Nuh Suresi, 7)
Kuran'da, öğütten kaçan bu tür insanların durumu
ise yaban eşeklerine benzetilir:
Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki
öğütten yüz çevirip duruyorlar? Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri
gibidirler; arslandan korkup-kaçmışlar. (Müddessir Suresi, 49-51)
İslam'a davet edildiği halde, bu tür basit tavırlarla
haklı çıkmaya çalışan kişinin "çok büyük bir zalim" olduğunu ise
yine Kuran'dan öğrenmekteyiz:
İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a
karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi
hidayete erdirmez. (Saff Suresi, 7)
Söz ettiğimiz inkarcı, eğer biraz daha inatçı ve
tecrübeli bir kişiyse, kendi "uyanık"lığını kanıtlamak için her
ortamı kaçırılmaz bir fırsat bilir. Herkesi kendisi gibi bildiğinden,
müminlerin sırf Allah rızasına yönelik olan birlik ve dayanışmasına
da "cahiliye" standartlarına göre bir açıklama bulmaya çalışır.
"Bu işin içinde bir iş var", "bu devirde kimse kimsenin kara kaşına,
kara gözüne gelmez" gibi beylik teşhislerle aklınca kendi kurnazlığını
ön plana çıkartmayı dener. Kimi zaman da üstten bakan alaycı tavırlar
sergileyerek kendine olan güvenini pekiştirmeye yönelir. Bu konuda
en büyük desteği yine, kendisiyle aynı ruh halini taşıyan yakın
çevresinden alır. Kuran'da, bu tip bir kişinin, müminlere karşı
tutumu ve saptırıcı yakın çevresi ile ilişkisi şöyle ifade edilir:
İman edenlerle karşılaştıkları zaman:
"İman ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler
ki: "Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz."
(Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca
dolaşmalarına (belli bir) süre tanır. (Bakara Suresi, 14-15)
Aslında Kuran'a karşı misal getirme, müminlere
karşı samimiyetsiz, peşin fikirli ve art niyetli yaklaşma, dinde
ve iman edenlerde açık ve kusur arama, alaycı tavırlar sergileme
yalnızca bu kişiye özgü davranış bozuklukları değildir. Kendisinden
çok önceki devirlerde yaşamış ve dine cephe almış insanlar da yüzyıllardır
aynı taktiklere başvurmuşlardır. Çağlar değişmesine rağmen zihniyet,
izlenen yöntem, verilen misaller aynen devam etmektedir. Gerçekleri
bile bile örtmek için bu yönteme başvuranlar tarih boyu hiç değişmeden
bugüne dek varlıklarını sürdüregelmişlerdir:
Hayır, onlar geçmiştekilerin söylediklerinin
benzerini söylediler. (Müminun Suresi, 81)
Bunların yanında bir grup da dini kendi çıkarlarıyla
ters düşmeyecek bir şekilde çarpıtmaya çalışır. Kuran ayetlerine
karşı başka kıstaslar öne sürer. Dini bu şekilde çarpıtmaya çalışanlar
hakkında Kuran'da şu hüküm yer alır:
Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz
bir kitap mı var? İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin
olacak diye.
Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete
kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz
o, mutlaka sizin kalacak, diye. (Kalem Suresi, 36-39)
Kuran'a uyan samimi bir mümin gördüğünde, yaşadığı
suçluluk duygusunu ve aşağılık kompleksini gizlemek için kendini
temize çıkarmaya çalışmak da, cahiliye toplumlarında sık başvurulan
yöntemlerdendir. Bu tarz insanların bunu yaparken kullandıkları
kalıplar genelde hep aynıdır. "Elhamdüllillah biz de Müslümanız",
"benim babam hacı", "anneannem de başını örterdi", "ailem çok dindardır",
"ben zaten bayram namazlarını kaçırmam" gibi sözlerle altta kalmamaya
çalışırlar. Kendilerine din konusunda öğüt verilmesi, eleştiri yapılması,
akıl verilmesi, doğru olanın tavsiye edilmesi ağırlarına gider.
Bir de, "ben hepinizden daha dindarım, daha namusluyum,
kimin kimden daha üstün olduğunu yalnız Allah bilir" gibi ifadelerle
üste çıkmaya çalışanlar vardır. Elbette, kimin üstün olduğunu en
doğru Allah bilir. Fakat Allah üstünlüğün yalnızca Allah'a
bağlılıkla, Kuran'da belirtilen mümin özelliklerini üzerinde taşımakla
olacağını da açıkça bildirmiştir. Kuran'da belirtilen ölçüler çok
açık ve anlaşılır olduğundan, Kuran'dan haberi bile olmayan bir
kimsenin kendisi için, sahtekarca üstünlük imaları yapmasının onu
aciz ve basit bir duruma düşürdüğü ortadadır.
Bu tür bir tavra giren kişinin en büyük hatalarından
biri de, müminleri kandırdığını sanmasıdır. Müminler, Allah'ın verdiği
kavrayış gücü ve Kuran'ın bildirdiği kıstaslar sayesinde, karşı
tarafın ruh halini çok iyi teşhis etme gücüne sahiptir. Kaldı ki,
"sinelerin özünde saklı olanı bilen" (Al-i İmran Suresi, 119) Allah,
zaten o kişiyi kendisinden de iyi tanımaktadır. Söz konusu insan,
yaptığı sözde kurnazlıklarla diğer insanları ve kendi vicdanını
kandırsa bile, Allah katında mazeretlerinin hiçbir geçerliliği olmayacaktır.

|