| GERÇEĞİ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
İnsan bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı
görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki:
"Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek.
O, her yaratmayı bilir.".
(Yasin Suresi, 77-79)
Gerçek Dindarlar ve Sahte Dindarlar
De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve
onun içinde olanlar kimindir?", "Allah'ındır" diyecekler. De ki:
"Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" De ki: "Yedi göğün Rabbi
ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?" "Allah'ındır" diyecekler. De ki:
"Yine de sakınmayacak mısınız?" De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:)
Herşeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup
kolluyorken kendisi korunmuyor.", "Allah'ındır" diyecekler. De ki:
"Öyleyse nasıl oluyor da böyle büyüleniyorsunuz?" Hayır, biz onlara
hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar. (Mü'minun Suresi,
84-90)
Kitabın başında verilen örneğe geri dönelim. Şehirde, diğer insanlardan
her yönden farklı bir grup insan olduğunu vurgulamıştık. Bu insanlara,
şehirin diğer sakinlerinin önemli bir bölümünün kötü gözle baktıklarını,
onlar aleyhinde davrandıklarını belirtmiştik. O bir grup insanın
ise, kendilerine, o şehrin ve daha başka herşeyin sahibinin ulaştırdığı
bir kitabı rehber edindiklerini söylemiştik.
O insanlar, Allah'ın verdiği isimle, Müslümanlardır:
Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri
seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in
dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da)
da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize
şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık
dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız
O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)
Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten
ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir? (Fussilet
Suresi, 33)
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Diğer insanların
müminlere iyi gözle bakmayışları... Örnekte anlatılan şehrin bir
"cahiliye şehri" olduğunu belirtmiştik. Bir toplumun "cahiliye"
toplumu olması, onun dinsiz bir toplum olduğu anlamına gelmez. Tam
tersine, Kuran'da anlatılan "cahiliye" toplumları kendilerini "dindar"
olarak görürler. Ama bağlı oldukları din, hak din değildir. Dinlerine
belki hak dinin ismini vermişlerdir, fakat yaşadıkları din bir gelenek
dinidir, atalarından kalan ve ısrarla sürdürdükleri ve doğru olduğunu
zannettikleri sapkın bir din anlayışıdır. Kur'an'da, "cahiliye"
toplumunun bu özelliği şöyle vurgulanır:
Onlara; "Allah'ın indirdiklerine uyun" denildiğinde,
derler ki; "hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız."
Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da
mı (buna uyacaklar)? (Lokman Suresi, 21)
"Cahiliye" toplumunun en önemli özelliği ise, savunduğu geleneği
Allah adına savunmasıdır. Bu gerçi samimiyetsiz bir savunuştur ve
"cahiliye" toplumunun üyelerinin Allah'a karşı bir bağlılıkları
yoktur. Ama gelgelelim bu toplumun üyeleri, hele önde gelenleri,
ağızlarından Allah'ın adını düşürmezler. Öyle ki, Allah'ın bir Peygamberini
öldürmek gibi Allah katında olabilecek en büyük suçu işlerken bile,
Allah adına yemin ederler:
Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun
çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında
Allah adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine
bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz
şahit olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim".
(Neml Suresi, 48-49)
"Cahiliye" içinde öyle bir grup da vardır ki, Kuran'ı bilirler,
Kuran'a uyacaklarına söz vermelerine rağmen, "dünyanın geçici yararını"
tercih ederek, çıkarlarını gözetirler. Bütün bu yaptıkları ikiyüzlülüğe
rağmen, kendilerini "örnek Müslüman" olarak gösterirler:
Onların ardından yerlerine kitaba mirasçı olan birtakım
"kötü kimseler" geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)nın geçici-yararını
alıyor ve; "yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir
yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı
söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin Kitap sözü
alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah'tan) Korkanlar
için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdirmeyecek misiniz?
(A'raf Suresi, 169)
Bu durumda, bir insanın ya da bir grubun mümin olup olmadığını
anlamak biraz daha dikkatli bir gözlem gerektirir. Çünkü bir insanın
ağzından -üstteki ayette açıkça belli olduğu gibi- İslami sözlerin
dökülmesi, o insanın Müslümanca konuşması onun gerçekten Müslüman,
mümin olduğunu göstermeyebilir. Üstteki ayette anlatılan insanların
bir istisna olduğu sanılabilir. Ancak Kuran ayetleri bunun böyle
olmadığını göstermektedir. Birçok ayette, mümin olduğunu öne sürdüğü
halde aslında mümin olmayan, üstüne üstlük, çok daha kötü bir konumda
olan insanlardan söz edilmektedir:
İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve ahiret
gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı
ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar
ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını
arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için
acı bir azap vardır. (Bakara Suresi, 8-10)
Başka ayetlerde, söz konusu "sahte dindar"ların, kendilerine sorulan
sorulara şöyle cevaplar verdikleri bildirilir:
De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir?
Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve
ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar:
"Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak
mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse
haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz?
(Yunus Suresi, 31-32)
Andolsun, onlara: 'Kendilerini kim yarattı?' diye
soracak olsan, elbette: "Allah" diyecekler. Öyleyse nasıl olur da
çevriliyorlar? (Zuhruf Suresi, 87)
Yukarıdaki ayetler, bir insanın gerçekten mümin olabilmesi için
gerekli kıstasların, cahiliye toplumundaki "dindar" kıstaslarından
farklı olduğunu gösterir. "Cahiliye toplumu", bir insanın mümin
olabilmesi için, sorulduğunda "elhamdülillah Müslümanım" demesini
ve toplum tarafından kabul görmüş, şekli yönü ağır basan bazı davranışları
yerine getirmesini yeterli sayar. Ama Allah'ın Kuran'da tarif ettiği
mümin, bunlardan çok daha farklı özellikler taşımaktadır.
Kuran'da Tarif Edilen Mümin
Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman
yürekleri ürperir, O'nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır
ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler. (Enfal Suresi, 2)
... O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük
yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah)
bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak
isimlendirdi... (Hac Suresi, 78)
Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten
ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir? (Fussilet
Suresi, 33)
Müslüman olmanın ilk şartı tek ilaha kulluk etmektir. İslam, aslında
bu tek şartın çeşitli şekillerde hayata geçirilmesidir. Bu ilkeye
dayanmayan herşey İslam dışıdır, "cahiliye"ye aittir. Ama bu tek
cümleyle ifade edilen gerçek, insanların sandığından çok daha derin
anlamlar taşır. Çünkü "cahiliye toplumu"na dahil olan, fakat kendisini
mümin sayan kimselerin hiçbiri, Allah'tan başkasına kulluk ettikleri
düşüncesinde değildirler. Elbette hiçbiri namaz kılarken (ki namazı
genelde bayramdan bayrama veya cumadan cumaya kılmaktadırlar) karşılarına
bir heykel koyup da ona tapınıyor değildirler! Böyle bir şey yapmadıkları
için de Allah'a kulluk ettiklerini iddia ederler.
Ama gerçek hiç de öyle göründüğü gibi değildir. Bu çelişki, "kulluk
etme" ifadesinin, yalnızca "bir varlığın önünde secde etme" olarak
anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. "Kulluk etme" ifadesinin anlamını,
"cahiliye toplumu"nun ona yüklediği yanlış ve dar tarifte değil,
Kuran ayetlerinde aramak gerekir:
Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler
diye yarattım. (Zariyat Suresi, 56)
Yukarıdaki ayette, Allah'ın cinleri ve insanları "yalnızca kendisine
kulluk etmeleri için" yarattığı bildirilmektedir. Mümin, elbette
bu tanıma uyan, yani Allah'ın yaratışına uygun olarak "O'na kulluk
eden" ve ayetin ifadesine göre, O'na kulluk etmekten başka birşey
yapmayan insandır.
Allah'a kul olmanın ne demek olduğu, Allah'a nasıl kul olunduğu
aşağıdaki ayette açıklanmaktadır:
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım
ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır". (En'am Suresi, 162)
Ayette bildirildiği gibi, Allah'a kulluk etmek, insanın yalnızca
namazını veya diğer ibadetlerini değil, tüm hayatını hatta ölümünü
kapsamaktadır. Mümin, tüm hayatını Allah'a kulluk etmekle geçiren
insandır. Bunun karşılığında -İslam'a yabancı biri için değerinin
anlaşılması pek mümkün olmayan bir şeyi- Allah'ın rızasını rahmetini
ve sonsuz cennetini kazanacaktır.
Hayatını Allah rızası dışındaki amaçlara yöneltmek ise Kuran'daki
deyimiyle "şirk"tir, yani Allah'a ortak koşmaktır. Peygamberler
tarih boyunca insanları Allah'a ortak koşmaktan vazgeçmeye çağırmışlardır.
Kuran'da bildirildiğine göre tüm "cahiliye" toplumları Allah'a ortak
koşan toplumlardır. Dolayısıyla şu anda dünyanın büyük bir bölümü
de çok tanrılı bir dinin mensuplarıdır. Bu çok tanrılı dünyanın
içinde ancak mümin toplulukları tek Allah'a kul ederek hak dini
yaşarlar. Müminlerin söylediği, yalnızca şudur:
De ki: "Ey insanlar, eğer benim dinimden yana bir
kuşku içindeyseniz, ben sizin Allah'tan başka ibadet ettiklerinize
ibadet etmiyorum, ancak ben sizin hayatınıza son verecek olan Allah'a
ibadet ederim. Ben, müminlerden olmakla emrolundum." (Yunus Suresi,
104)
Peki insan Allah'a nasıl kulluk eder? Yalnızca bu işi yapmaktan
ibaret olan hayatını nasıl geçirir? Cahiliye toplumlarında zannedildiği
gibi, bir "tekke"de ya da "zikirhane"de bütün günlerini "çile" içinde
mi sürdürür? Hareketsiz, durağan, içine kapalı bir insan modelini
mi izler?
Hayır... O, "cahiliye"nin doğurduğu "dindar" kalıbına göre değil,
Allah'ın Kuran'da öğrettiği "mümin" modeline göre yaşar. Kendisini
birilerine "dindar" olarak gösterme zorunluluğu duymadığı için,
söz konusu geleneksel, fakat Kuran dışı "dindar" kalıbına uyma sıkıntısı
yaşamaz. Yalnızca Allah için yaşar, Allah için çalışır, Allah'ı
razı etmek için kendisine verilen tüm imkanları kullanır.
Bilinmelidir ki bu, gerçek İslamı tanımayanların zannettiğinin
aksine, insanı sıkıntıya sokan, onu "yaşamın lezzetleri"nden mahrum
kılan bir yol değildir. Tam tersine, yalnızca Allah'a kul olan kişi
alabildiğine özgür, rahat, neşeli ve mutludur. Onu zincirleyen,
"sahte ilah"ların boyunduruğundan kurtulmuştur. "İnsanlar hakkımda
ne düşünüyor?", "falanca beni sevmezse ne yaparım?", "işten atılırsam
ne olur?" gibi milyonlarca korku ondan uzaklaşmıştır. Aciz, zalim,
akılsız ve hiçbir şeye gücü yetmeyen milyonlarca hayali ilaha kulluk
etmenin baskısından kurtulup, herşeye gücü yeten, sonsuz akıl ve
güzellik sahibi, herşeyi kontrolü altında bulunduran, sonsuz şefkat
ve adalet sahibi olan Allah'a bağlanmıştır. O, Kuran'da bildirildiği
gibi "sapasağlam bir kulba yapışmıştır. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk
(rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp
Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması
yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)
Nitekim Kuran'da yalnızca Allah'a kulluk etmeye davet eden Peygamberlerin
özgürleştirici ve "zincirlerden kurtarıcı" özelliği şöyle bildirilmiştir:
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği)
yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul)
uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü)
yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve
onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona
inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte
indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (A'raf
Suresi, 157)
Bir başka ayette ise Allah, müminleri şöyle tarif eder:
Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar,
mümin erkekler ve mü'min kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat
eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar, sadık olan
erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,
saygıyla (Allah'tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan
kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan
erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını)
koruyan kadınlar, Allah'ı çokca zikreden erkekler ve (Allah'ı çokca)
zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük
bir ecir hazırlamıştır. (Ahzab Suresi, 35)
Müminin Allah'la içli ve yakın bir bağlantısı vardır. Allah onun
tek dostu, tek yardımcısıdır. Kuran'da Hz. İbrahim'in Allah'la olan
yakın bağlantısı Müslümanlara örnek olması için şöyle anlatılır:
(İbrahim) Dedi ki: 'Şimdi, neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?
Hem siz, hem de eski atalarınız? İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır;
yalnızca alemlerin Rabbi hariç. Ki beni yaratan ve bana hidayet
veren O'dur; bana yediren ve içiren O'dur; hastalandığım zaman bana
şifa veren O'dur; beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur,
din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur;
Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih
olanlara kat; sonra gelecekler arasında bana bir doğruluk dili (lisan-ı
sıdk) ver. Beni nimetlerle-donatılmış cennetin mirasçılarından kıl,
babamı da bağışla, çünkü o şaşırıp sapanlardandır. Ve beni (insanların)
diriltilecekleri gün küçük düşürme, malın da, çocukların da bir
yarar sağlayamadığı günde." (Şuara Suresi, 75-88)
Kuran'da yalnızca Allah'a kulluk etmenin rahatlığını yaşayan mümin
ile, Allah'a sayısız ortaklar kılan, sayısız ilaha kulluk eden kişinin
örneği de şöyle tarif edilmiştir:
Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi
hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan
(köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu
ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır onların çoğu
bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)
Müminin en büyük özelliklerinden biri de kibirden, kendini beğenmekten,
diğer bir deyişle kendini ilahlaştırmaktan kurtulmuş olmasıdır.
Bu sayede Allah'a sığınmayı öğrenmiştir. Kendini beğenmediği için,
kendi içinde sıkışıp kalmaz, kendini sürekli geliştirir. Kuran'daki
mümin tanımına her gün biraz daha yaklaşma çabası içindedir. Tevazusu
tüm hareketlerine yansır. Allah tevazulu kullarını bir ayetinde
şöyle örnek vermektedir:
O Rahman'ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü
olarak yürürler ve cahiller kendilerine muhatap oldukları zaman
da 'selam' derler. (Furkan Suresi, 63)
Allah'tan yüz çevirenlerin ise en büyük yanılgısı kendi aklını
beğenmek, kibirlenmek, adeta kendini ilahlaştırmaktır. Kuran'da,
vicdanı, doğruları gördüğü ve kabul ettiği halde kibiri nedeniyle
büyüklenen ve doğrulardan kaçan insanlardan şöyle söz edilmiştir:
Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme
dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl
bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)
Kibirli insanların inkar etmeleri ve doğru yoldan sapmalarının
aksine, müminin hayatı Allah'ın kendisine yüklediği sorumluluğu
yerine getirme çabası ile geçer. Müminin karşısına çıkacak en önemli
engel ise kendi nefsidir. Kuran'da nefsin kötülüğe çağıran yönü
şöyle haber verilmiştir:
Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis,
-Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir.
Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yusuf Suresi,
53)
Müminin hayatı kendisine kötülüğü emreden nefsi ve kendi içinde
taşıdığı bu yanıyla mücadele ile geçer. Mümin, her zaman için Allah'ın
rızasına karşı, kendisine olmadık alternatifler öneren nefsine karşı
koyar. Onu, korku, bıkkınlık, ümitsizlik, gevşeklik gibi çeşitli
engelleri kullanarak yolundan döndürmeye çalışan nefsini, şevkle,
azimle, cesaretle, sabırla yener. Yolundan asla dönmez, çünkü bu
yol onun tek dostu, tek yardımcısı ve tek dayanağı olan Allah'ın
yoludur.
Elbette müminin mücadelesi kendi nefsi ile sınırlı kalmaz. Kuran'da
doğrudan veya dolaylı olarak çok sık bahsedilen bir konu vardır:
İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma.
Mümin Kuran ayetlerinde de bildirildiği üzere, Allah'ın yeryüzündeki
halifesidir; yeryüzü ona emanet edilmiştir. İnsanları Allah'ın yolundan
alıkoyanlara, onlara baskı ve zulüm uygulayanlara karşı büyük bir
fikri mücadele yürütecektir, çünkü bu, ona Kuran'da bildirilen bir
sorumluluktur.
Ancak, Kuran ahlakına bağlı insanların yön verdiği bir toplum gerçek
adaleti ve doğruluğu yaşayabilir. Mümin, Allah'ın rızası için yaşayan,
insanlar arasında adaleti koruyan, onları doğruya yönelten kişidir.
Müminler, üstlendikleri sorumluluk ne kadar büyük olursa olsun Allah'ın
öğrettiği ahlaktan asla taviz vermezler. Onların bu özellikleri
Kuran'da şöyle bildirilir:
Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar
sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu
emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a
aittir. (Hac Suresi, 41)
Allah'tan korkmayan insanlar ise ne göreve gelirlerse gelsinler
şahsi menfaatleri peşinde koşar, makam, şöhret, mal, mülk elde etme
yarışına girerler. Bu yüzden böyle insanların söz sahibi olduğu
bir toplum yaşantısında hiçbir zaman gerçek manada huzur ve mutluluk
oluşamaz.
Müminler ise her şartta insanları kötülüklerden sakındırmak, onları
güzel davranışlara teşvik etmek, onlara örnek olmak ve iyiliği "emretmek"
için büyük bir çaba gösterirler. Bu çabalarında asla gevşeklik de
göstermezler. Kuran'da, müminlerin sarsılmaz karakteri şöyle anlatılır:
Nice Peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler
savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük
ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler.
Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı
ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı sağlamlaştır
ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka
bir şey değildi. Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini
onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi,
146-149)
Samimi mümini sahte dindarlardan ayıran en belirgin özelliklerinden
biri de, dini anlatırken, insanlardan hiçbir çıkar ummamasıdır.
Para, mal, makam ya da insanların beğenisini değil, yalnızca Allah'ın
hoşnutluğunu kazanmak hedefidir. O "ecrini" (mükafatını) yalnızca
Allah katında arar. Kuran'da bu konuda Peygamberlerin örnek ahlakından
örnekler veren birçok ayet vardır. Bunlardan birkaç tanesi şöyledir:
(Nuh:) Eğer yüz çevirecek olursanız, ben sizden bir
karşılık istemedim. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ve ben,
Müslümanlardan olmakla emrolundum. (Yunus Suresi, 72)
İşte Allah'ın hidayet verdikleri bunlardır; öyleyse
sen de onların bu hidayetlerine uy. De ki: 'Ben bunun için sizden
bir ücret istemiyorum. O (Kuran) alemlere bir öğüt ve hatırlatmadan
başkası değildir.' (En'am Suresi, 90)
Müslüman aynı zamanda üstün bir ahlak sahibidir. Dünyevi, küçük
olayların peşinde bir insan olmadığı için, rahat, hoşgörülü ve bağışlayıcıdır.
Hisleriyle değil, aklıyla hareket eder, öfkeye kapılmaz. Fedakar,
yardımsever ve ince düşüncelidir. Müminlerin bu güzel özellikleri
Kuran'da şöyle bildirilir:
Ve onlar Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek
sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak
verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle
savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın) güzel sonucu (ahiret
mutluluğu) onlar içindir. (Rad Suresi, 22)
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler (Allah
yolunda harcayanlar), öfkelerini yenenler ve insanlardaki haklarından
bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i
İmran Suresi, 134)
Sen af yolunu benimse, (İslam'a) uygun olanı (örfü)
emret ve cahillerden yüz çevir. (Araf Suresi, 199)
Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür.
Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun
ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez. (Şura Suresi,
40)
Ki onlar, yalan şahitlikte bulunmayanlar, boş ve
yararsız şeyle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.
(Furkan Suresi, 72)
Kendileri, ona karşı duydukları sevgiye rağmen yemeği,
yoksula, yetime ve esire yedirirler. (İnsan Suresi, 8)
Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, elbette müminin hataları da
olacaktır. Bu, onun insan ve dolayısıyla bir kul olmasının gereğidir.
Ama salih Müslüman hemen hataları için Allah'tan bağışlanma diler
ve onları tam olarak düzeltir. Hiçbir hata, onu ümitsizliğe sürüklemez,
çünkü o Allah'ın sonsuz rahmetine sığınmıştır. Kuran'da bu konu
şöyle vurgulanır:
Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine
zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı
bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?
Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) üzerinde bildikleri halde
ısrarla durmayanlardır. (Al-i İmran Suresi, 135)
Müminin dostu Allah ve Allah'a dost olan diğer müminlerdir. Eğer
Allah'a düşman ise, en yakını bile artık onun için dost değildir.
Allah'a bağlanmış olan bir mümin de, aralarında iman dışında hiçbir
ortak özellik -soy, sosyal statü, maddi imkanlar gibi- olmasa bile
onun kardeşidir. Allah için sevmenin üstünlüğüne ulaşmıştır; Allah
razı olduğu insanları sever.
Müslümanın aklı da berraktır. Allah'a güvendiği ve kendisini O'na
teslim ettiği için aklını kurcalayan gereksiz korkular, endişeler,
üzüntüler yoktur. "Akl-ı selim" sahibidir. Bu nedenle büyük ve geniş
düşünebilir, olayların inceliklerini, girift taraflarını kavrar.
Bilgi, hikmet ve akıl yüklüdür.
Dünyada geçici bir süre bulunmaktadır. Eğitilecek, ruhu her geçen
gün daha da incelecek, asıl yurduna, ahirete hazırlanacaktır. Burada
kendisine yazılan tarih ise Allah'ın salih kullarına yaraşacak şekilde
şan ve şerefle doludur.
Kendi Kendimizi Sorgulamak
Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için
neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah,
yaptıklarınızdan haberdardır. Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece
O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte
onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 18-19)
Kuran'da müminler, önceki sayfalarda anlattığımız şekilde tarif
edilir. Allah'ın kendilerinden hoşnut olduğunu ve onları cennetine
koyacağını bildirdiği insanlar bahsettiğimiz özelliklere sahiptir.
Peki acaba kendimize hiç sorduk mu, biz onlara ne kadar benziyoruz?
Kuran'da tarif edilen mümin modeli açıkça göstermektedir ki, sorulduğunda
"elhamdülillah Müslümanım" demek ve arada sırada bazı ibadetleri
yerine getirmek Allah katında yeterli değildir. Bu "bir ucundan
ibadet" etmektir ki, Kuran'da "Allah'a bir ucundan ibadet edenler"in
durumu şöyle anlatılır:
İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder,
eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer
kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzüüstü dönüverir. O,
dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.
(Hac Suresi, 11)
Kendilerini yeterli gören bu insanların yanıldıkları bir diğer
konuda, iyilik sever olmalarını kafi görmeleridir. Oysa Kuran'da
Allah katında nelerin değerli, nelerin gerçek iyilik olduğu şöyle
anlatılır:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir.
Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve Peygamberlere
iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere,
yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri
için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde
ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı
zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar,
doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi,
177)
Kuran'da mümin tarifi açıkça verildiği halde, "benim kalbim temiz,
kimseye kötülüğüm yok, Allah tabii ki beni seviyordur" gibi düşüncelerle
kendini kandırmanın hiçbir anlamı yoktur. Allah insanlardan, Kendisine
kulluk etmelerini istemektedir, yalnızca "kimseye zarar vermeyen
kalbi temiz insan" olmalarını değil. Kaldı ki, Allah'a kulluk etmeyen,
imandan uzak bir insanın kalbi hiçbir şekilde "temiz" olamaz. Kalbin
temiz olması ancak, Allah'ın Kuran'da bildirdiği tüm hükümleri yerine
getirmek, sınırlarını korumakla mümkün olabilir.

|