| GERÇEĞİ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
İnsan bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı
görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki:
"Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek.
O, her yaratmayı bilir.".
(Yasin Suresi, 77-79)
Temel Sorular...
Yoksa onlar, hiçbir şey olmaksızın
mı yaratıldılar? Yoksa yaratıcılar kendileri mi? Yoksa gökleri ve
yeri onlar mı yarattılar? Hayır; onlar, kesin bir bilgiyle inanmıyorlar.
Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa üstün güç
(herşeyin denetim ve yönetim) sahipleri kendileri midir? (Tur Suresi,
35-37)
Önceki bölümde değindiğimiz gibi, dine önyargılarla
yaklaşan bir kişinin içine düşeceği birinci yanlış Allah'ın varlığını
düşünmeden dini değerlendirmektir. Kişi İslam'ı değerlendirecekse
önce Allah'ın sonsuz kudretini anlamaya çalışmalıdır. Eğer Allah'a
inanmıyorsa, Kuran'ı da Müslümanları da kendi dünya görüşü içinde
inceleyecektir. Ve böyle bir incelemeyle doğruya ulaşması mümkün
değildir.
Nitekim tarih boyunca din hakkında araştırma yapan
kimi sosyologlar, dinin nasıl ortaya çıktığından ya da toplum üzerindeki
etkisinden bahseden binlerce cilt kitap yazmışlardır. Ama bütün
bu akademik çalışmalara rağmen bu kişiler, dini gerçekten yaşayan
bir kişinin dinden anladığının binde birini bile anlayamamış, dinin
gerçeğine, özüne ulaşamamışlardır. Çünkü bu kişiler, dinin temeli
olan Allah'ın birliği gerçeğini, kavrayamamışlardır. Kuran'da bu
tarz kişilerin durumu, "...Onlar ilmini kuşatamadıkları
ve kendilerine henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar..." (Yunus
Suresi, 39) ayetiyle belirtilir.
İslam, dışından bakılarak fikir yürütülecek bir
ideoloji veya inanışlar bütünü değildir. İslam'ın ne demek olduğunu,
insan, Allah'ın varlığını anladığında ve Kuran'da tarif edilen hayatı
yaşadığında hemen anlayabilir.
Allah'ın varlığı ve O'ndan başka ilah olmadığı
ise aslında çok açık bir gerçektir. Ama düşünce tembelliği üzerine
kurulu olan "cahiliye toplumu" (Kuran'da, İslam dışı sosyal yapılar
bu sıfatla tanımlanır) bu gerçeğin farkında olamayacak kadar körleşmiş
durumdadır. Zaten "cahil" sıfatını da bu yüzden taşır.
Müslümanlar ise Kuran'daki birçok ayette, Allah'ın
varlığını düşünme ve yaratılış delillerini gözlemleme konusunda
sorumlu tutulmuşlardır. Bu ayetlerden biri şöyledir:
De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah
sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse,
onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, biz
nasıl ayetleri "çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da" sonra onlar (yine)
sırt çevirip-engelliyorlar? (En'am Suresi, 46)
Küçük bir örnek, insanın düşüncesini açmaya ve
cahiliye toplumunun bir bireyi olması nedeniyle üstünde taşıdığı
cehaleti dağıtmaya yardımcı olabilir.
Şu ana kadar hafızanızdaki herşeyin -bedeninize
ait bilgi de dahil- silindiğini varsayalım. Böyle bir konumda kendinizi
dünya benzeri bir yerde bulsanız, içinde bulunacağınız durum son
derece şaşırtıcı olurdu. Düşünelim: Tüm hafızanız silinmiş olarak
birdenbire yeryüzünün bir yerinde var oldunuz.
İlk fark ettiğiniz herhalde kendi bedeniniz olacaktı.
"Ben" dediğiniz şeyden farklı bir şey olduğunu hissettiğinizden,
ona istediğinizi yaptırabilmek size çok ilginç gelecekti. Belki
bir süre kolunuzu indirip kaldıracak, neye yaradığını anlamaya çalışacaktınız.
Etrafta nereden var olduğunu bilemediğiniz bedeninize
son derece uygun bir çevre bulacaktınız. Üzerine basılabilecek sağlam
bir zemin, net bir görüntü, birbirinden güzel kokular, çeşitli hayvanlar,
tam bedenin isteklerine uygun bir ısı, rahat solunabilecek bir atmosfer
ve daha binlerce hassas denge... Acıkan bedeninizin ihtiyaç duyduğu
yiyecekler, kuruyan damağınızı serinletecek tertemiz su ve daha
birçokları...
Böyle bir ortamda acaba hiçbir şey düşünmeden gününüzü
gün etmeye mi yoksa kendinize bazı sorular sormaya mı başlardınız?
Önce kim olduğunuzu, neden orada var olduğunuzu, gördüğünüz düzenin
varoluş sebebini araştırmaz mıydınız? Aklınıza gelecek ilk sorular
şunlar olmaz mıydı?
- Ben kimim?
- Beni kim var etti, sahip olduğum kusursuz bedeni
kim yarattı?
- Etrafımdaki büyük düzeni yaratan kim?
- Benden ne istiyor, bana neyi göstermeye çalışıyor?
Biraz aklı olan insan, böyle bir durumda, üstteki
ve bunlara benzer sorulara cevap bulmaktan daha önemli hiçbir şey
olmadığını düşünürdü. Bütün bu soruları boş verip, gündüzleri amaçsızca
gezerek, geceleri de uyuyarak geçirmeyi tercih eden birisi için
de "akılsız" kelimesinden başka bir sıfat kullanılamazdı.
O arazide birden var olan bedeni ve o bedenin içinde
bulunduğu ortamı mutlaka bir varlık meydana getirmiştir. İnsanın
bundan sonra da sürdüreceği her bir saniyelik hayat da yine O'nun
sayesinde var olabilir. O halde insanın yaşamında sonsuz bir güce
sahip olan bu varlığı tanımaya çalışmaktan daha önemli ne olabilir?
Örneği biraz daha ileri götürüp, arazide ilerleye
ilerleye bir şehire vardığınızı düşünelim. Şehir içinde çoğu oldukça
kaba, hırslı ve samimiyetsiz çeşit çeşit insanlar olsun. Ve nedense,
burasının ve kendilerinin sahibinin kim olduğunu hiç düşünmüyor
olsunlar. Farz edin ki, hepsi kendine bir iş, bir amaç ya da bir
ideoloji bulmuş, ama bir türlü şehre iyi bir düzen getiremiyorlar.
Bu ortam içinde, ahlaki yönden şehirdeki diğer
insanlara göre değişik davranan, ölçülü ve akılcı tavırlar sergileyen,
düzgün konuşan, diğerlerinden farklı oldukları hemen gözlemlenebilen,
güvenilir ve doğru sözlü oldukları hissedilen birileri ile karşılaştığınızı
varsayalım. Onlarla bir konuşmaya daldığınızı ve ilerleyen sohbet
sırasında şöyle bir bilgi verdiklerini de farz edelim:
"Biz diğerlerinden farklı düşünen ve yaşayan insanlarız.
Çünkü biz, burasının, bizim ve tüm diğer insanların -sen de buna
dahilsin- bir sahibi olduğunu, O'nun gücünün sınırsız olduğunu ve
burayı da insanları sınamak ve eğitmek için geçici bir yer olarak
oluşturduğunu biliyoruz. O'ndan bize ulaşmış bir kitap var, bu kitabın
yazdıklarına göre tüm hayatımızı düzenliyoruz."
Böyle bir durumda, belki bu insanların doğruyu
söyleyip söylemediklerinden hemen emin olamazdınız. Ama onları dinlemekten,
hele sözünü ettikleri kitap hakkında bilgi edinmekten daha önemli
hiçbir şey olmadığını kolayca anlardınız, öyle değil mi?...
O halde sizin, bu örnekteki kadar hassas olmanızı
engelleyen şey nedir? Söz konusu kişi gibi dünya üzerinde bir anda
değil de, uzun bir gelişim süresi içinde var olmuş olmanız mı? Bu
durumda örneğe bağlı kalarak düşünürsek, şehirdeki insanların çoğunun
içinde olduğu duruma düşmüş bulunmaktasınız. Peki şu anda bu yapınızla,
sizi yalnızca "bu akşam ne yiyeceğim, yarın hangi kıyafetimi giysem?",
ya da "şu hakkımda ne düşünüyor, buna ne diyeceğim?" gibi sorulara
cevap bulmaya yönelten ve bu sorulardan çok daha önemli olduğu tartışma
götürmeyen konulardan uzak tutan "cahil" bir toplumun içinde yaşadığınızın
farkında mısınız?
Bu toplumun içinde bulunmak ve onun telkinlerinden
etkilenmekten kaynaklanan cahilliği bir düşünelim...
Kendi kendinize şu soruyu sorun (ki bu soru söz
konusu toplumda, ya unutulmuş, ya da yetersiz sözde "açıklama"larla
rafa kaldırılmıştır): Ben nasıl var oldum?
Bu soruyu cevaplayabilmek için, öncelikle bütün
önyargılarınızdan sıyrılıp, hayatın başlangıcını, yani doğum olayını
kısaca incelememiz faydalı olacaktır.
DOĞUMUN KISA TARİHİ
Yeni bir insanın yaratılmasının sebebi olacak spermler
erkek vücudunun dış kısmındaki bir bölgede üretilir. Bunun sebebi
üretimin ancak vücut ısısının yaklaşık 2 derece altında gerçekleşebilmesidir.
Bu ısının sabitlenmesi için bir de testis üstüne yerleştirilmiş
özel deri çalışır. Bunun fonksiyonu soğukta büzüşerek, sıcakta ise
terleyerek gerekli olan ısıyı sabit tutmaktır. Testislerde, dakikada
ortalama 1.000 adet üretilen spermler erkeğin testislerinden kadının
yumurtalarına doğru yapacağı yolculuk için özel bir dizayna sahiptir;
baş, boyun ve kuyruktan oluşur. Kuyruğu ile bir balık gibi ana rahminde
ilerler.
Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıran
baş kısmı özel bir koruyucu zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası
anne rahminin girişinde farkediliyor: Buradaki ortam -annenin mikroplardan
korunması amacıyla- son derece asitlidir.
Erkekten rahme atılan sadece milyonlarca sperm
değildir. Meni birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur.
Bu sıvılar, spermlerin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak olan
şekeri içerir. Ayrıca baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri
nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak
gibi görevleri vardır. Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda
zorlu bir yolculuk geçirirler. Kendilerini ne kadar savunurlarsa
savunsunlar, 200-300 milyon spermden yumurtaya ulaşanların sayısı
bini pek aşamaz.
Bütün bu bilgilerin ışığında akla gelen şu ilk
sorunun cevabını düşünelim: Sperm, anne vücudunu hiç tanımadığı
halde, nasıl olmuş da "kendi kendini" o ortama uygun hale getirmiştir?
Sperm, "kendi kendini" bir ortama uygun hale getiremeyeceğine
göre, bu sorunun tek cevabı, bu ortama uygun olarak yaratıldığıdır.
Doğumun kısa tarihine devam edelim:
Yumurta, bir tuz tanesinin ancak yarısı büyüklüğündedir.
Yumurtayla spermin karşılaştığı yer fallop tüpü adı verilen bölümdür.
Yumurta spermin kendisini bulabilmesi için özel bir sıvı salgılar.
Spermler de bu sıvıyı izleyerek hedeflerine ulaşırlar.
Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında,
yumurtanın salgıladığı bir sıvı spermin koruyucu zırhını eritir.
Ve spermin ucundaki eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm
yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin
içeri girmesini sağlar. Böylece yumurtanın etrafını kuşatan spermler,
içeri girmek için büyük bir yarışa başlarlar. Yumurtayı genelde
tek bir sperm döller ve bu andan sonra başka bir spermin içeri girmesi
ihtimali kalmaz. Bunun sebebi yumurtanın etrafında bulunan elektriksel
alanın ilk spermin içeriye girmesiyle itici özellik kazanmasıdır.
Sonunda spermdeki erkeğin DNA'sıyla kadının DNA'sı
birleşir. Artık annenin karnında yabancı yeni bir hücre (zigot),
yeni bir insan vardır.
Yumurtayla ilgili bu bilgileri düşününce akla hemen
şu soru gelmektedir: Yumurta sanki spermle karşılaşacağını "bilmektedir";
bu nasıl olabilir? Bunun da tek cevabı, yumurtanın sperme uygun
olacak şekilde -her ikisini de birbirine uygun kıldığına göre, her
ikisini de kontrol eden- bir Yaratıcı tarafından yaratıldığıdır...
Doğumun olağanüstülüğü bununla bitmez, insanın
oluşum aşamaları daha yeni başlamaktadır:
Yumurtanın döl yatağına yerleşebilmesi çıkıntılı
yüzeyi sayesinde gerçekleşir. Bu çıkıntılar, yumurtanın gerçek uzantıları
olup, toprağa yerleşen kökler gibi, organın derinliklerine doğru
dalarlar. Böylece zigot kendisinin gelişimi için annenin vücudunda
salgılanan hormonlardan yararlanabilir. Döl yatağına tam anlamıyla
tutunmuş olan zigot gelişmeye başlar. Yumurta rahime yerleşmeye
ve beslenmeye başlamıştır.
Bundan sonra 2-4-8-16 şeklinde katlamalı olarak
çoğalan hücreler teker teker bebeğin organlarını oluşturmaya başlar.
Bu hücrelerin çoğalması bölünerek gerçekleşir ve yeni oluşan hücreler
birbirinin aynıdır. Buna rağmen, nasıldır ve nedendir bilinmez,
hücreler mükemmel bir organizasyon içerisinde farklı hareket ederler
ve oluşturacakları organlarına uygun olarak özelleşmeye başlarlar.
Başlangıçta jelatini andıran ceninde büyük bir değişim görülür;
o yumuşak yapının içinde vücudun dik durmasını sağlayacak sert kemikler
oluşmaya başlar. Hem de her kemik yerli yerinde!
Diğer bir deyişle başlangıçta aynı olan hücreler
farklılaşarak kimi ışığa karşı hassas göz hücrelerini, kimi sıcağı,
soğuğu ya da acıyı algılayan sinir hücrelerini veya ses titreşimlerini
hissedecek hücreleri oluşturur.
Sonunda bebek annesinin karnındaki gelişimini tamamlamış
ve dünyaya gelmiştir. Bu haliyle anne karnındaki halinden 100 milyon
kat büyük, 6 milyar kat da ağırdır.
Önemli olan burada anlatılan "kısa tarih"in, başka
herhangi bir canlının değil, bizim hayata başlangıç öykümüz olmasıdır.
O halde bir insan için, böylesine karmaşık, ama olağanüstü bir olayın
kimin eseri olduğunu bulmaktan daha önemli ne olabilir?
Bu sorunun cevabını biraz sonra verelim ve şu an
doğumun kısa tarihini gözden geçirdikten sonra cevaplanması gereken
bir başka soruyu cevaplayalım:
Hücreler çoğalırken nasıl olur da gruplara ayrılıp,
vücudun farklı organlarını oluşturmaya başlayabilirler?
Bu noktada karşımıza çıkan gerçek şudur: Doğumla
ilgili soruların Yaratıcının varlığını kabul etmekten başka bir
cevabı olamaz. Bütün bu karmaşık işlemlerin "kendi kendine" oluştuğunu
düşünmek akıl dışıdır. Şuursuz hücreler nasıl "karar verip" de insan
organlarını oluşturabilirler? Olaydaki olağanüstülüğü gören ateist
bilim adamları bile bunun kendiliğinden olamayacağını itiraf etmekte,
fakat yaratılışı kabul etmemek için anlamsız bir isim takarak "doğa
mucizesi" şeklinde tanımlamaktadırlar. Ancak doğada, böylesine mükemmel
bir sistemi geliştirecek bilinç aramak boşunadır. Doğanın kendisi
de cansız ve şuursuz atomlardan oluşan bir bütündür ve karar alıp
uygulama gücüne sahip değildir.
Bu olayın anne ve babadan kaynaklandığını düşünmek
de elbette ki yanlış olur. Hatta onlar da bedenlerinde gerçekleşen
olaylardan dahi habersizdirler. Böyle olmasına rağmen, anne-baba,
doğan kişinin tarafından hayat sebebi olarak görülür. Bu nedenle
anne babaya büyük bir minnet, sevgi ve saygı gösterilir.
O halde insan düşünmelidir: Doğumunun -ve aslında
diğer tüm hayat fonksiyonlarının- gerçek Yaratıcısı olan Allah çok
daha minnet, sevgi ve saygıya layık değil midir? O'nun varlığı açıktır,
zaten O'nsuz bir şeyin var olması mümkün değildir.
Kuran'da İnsanın yaratılış mucizesi şöyle anlatılmaktadır:
Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan
yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir
karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo)
olarak yarattık; ardından o alakı (hücre topluluğu) bir çiğnem et
parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik
olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka
yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne
yücedir. (Müminun Suresi, 12-14)
Bu durumda, bir insanın baştaki örnekte anlatılan
ve "birdenbire var olmuş" ve kimin kendini ve etrafını var ettiğini
merak eden adamdan hiçbir farkı olmadığı ortadadır.
Böyle olunca da, yapılması gereken en önemli şey,
eğer o adamın şehirde tanıştığı ve kendisine, kendini ve etraftaki
herşeyi yaratan Yaratıcıyı tanıtabileceklerini, O'ndan kendilerine
ulaşmış bir kitap olduğunu söyleyen kişiler gibi birileri varsa
onları dinlemektir. Ya da, insan bütün bunları görmezlikten gelip,
"bu akşam ne giyeceğim, falancaya ne diyeceğim" gibi her gün tekrarlanan
ve bir gün ölümle birlikte hiçbir anlamı kalmayacağı açık olan sorularla
uğraşmaya dönebilir.
Şimdi siz düşünün: Bu iki seçenekten hangisi daha
akılcı, daha mantıklı ve daha "vicdani"dir?...
Başka Kuran ayetlerinde yaratılış mucizesinden
şöyle bahsedilmektedir:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz'
bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su
değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu)
yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek
ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye
güç yetiren değil midir? (Kıyamet Suresi, 36-40)
... O'nun bilgisi olmaksızın, hiçbir
dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve
onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten
bu, Allah'a göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)
İnsan Allah'ın yarattığı bir varlıktır, bunu inkar
edemez. Olaya başka hiçbir açıklama getiremez. Yaratıldığına göre,
üstteki ayette bildirildiği gibi, "başıboş ve sorumsuz" da bırakılmayacaktır.
Yaratılışının elbette bir amacı vardır. Bunu nereden öğrenecektir?
Bu sorunun tek bir cevabı vardır: Allah'ın kendisine
yolladığı Kitaptan....
Kuran Üzerinde Düşünmek
Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz
erkeklerden başka (Peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız,
zikir ehline sorun. (Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik).
Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni
açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye. (Nahl Suresi, 43-44)
Kuran hakkında ne biliyorsunuz? Birçok insan bu
soruya muhtemelen şöyle bir cevap verir: "Kuran dinimizin mukaddes
kitabıdır." Ama sorunun asıl cevabı olan, Kuran'ın içeriği hakkında
pek bir fikir sahibi değildir. Kuran hakkında halk arasında yanlış
uygulamalar ve inançlar vardır. Kuran, genellikle evlerin duvarlarında
süslü bir muhafaza içinde asılı durur. Belli bir yaşın üstündeki
kişiler tarafından okunulacağı düşünülür. Ayrıca Kuran'ın Arapça
metninin okunması gerektiğine inanılır ancak okuyanlar Arapça bilmedikleri
için doğal olarak Kuran ayetlerinin içeriği hakkında da hiçbir şey
bilmezler.
Halk arasında Kuran'ın çok ilginç bazı yararları
olduğu da düşünülür. Arasıra okunduğunda, okuyan kişiyi -ve de okuduktan
sonra okuyup-üflediği yakınlarını- "kazadan-beladan" koruyacağı
umulur. Bu yönüyle Kuran bir nevi belalara karşı muska olarak görülür.
Kuran hakkında bunlardan daha batıl inançları olanlar
da vardır. Örneğin, Kuran'ın, yalan söyleyeni -ekmekle birlikte-
çarptığına inanılır. Hatta Kuran ayetleri fal bakmak için bile kullanılır.
Kısacası, halk arasında Kuran'ın içinde ne yazıldığını
bilen, Kuran üzerinde düşünen insan sayısı ancak binlerle ifade
edilebilecek kadar azdır. Bunun sonucu olarak da Kuran'a ilginç
anlamlar yüklenir. Çoğu kişi, İslam adına öne sürülen herşeyi Kuran
kaynaklı zanneder. Örneğin, "nazar boncuğu"nun Kuran'da tavsiye
edildiğine inananların sayısı bir hayli fazladır.
Peki Kuran'ın gerçek gönderiliş amacı nedir? Bunu,
yine Kuran ayetlerinden öğreniriz. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
İşte bu (Kuran) uyarılıp korkutulsunlar,
gerçekten O'nun yalnızca bir tek ilah olduğunu bilsinler ve temiz
akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma
(bir belağ)dır. (İbrahim Suresi, 52)
Andolsun Biz Kuran'ı zikr (öğüt alıp
düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer
Suresi, 32)
Andolsun, onların kıssalarında temiz
akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kuran) düzüp uydurulacak
bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin
'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için
bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)
Bu, kendisinde şüphe olmayan, sakınanlar
için yol gösterici olan bir kitaptır. (Bakara Suresi, 2)
Yukarıdaki ayetlerde ve bunlara benzer pek çok
ayette, Kuran'ın gönderiliş amacının; insanları düşünmeye yöneltmek,
onlara kendilerini yaratan Allah'ı tanıtmak, onlara "kılavuz" olup
yol göstermek olduğu vurgulanır. Kuran, akıl ve vicdanı açık olan
her insana hitap eden, onları doğru yola ileten bir kitaptır.
O halde, öncelikle Kuran'a yönelik olan yanlış
bakış açısı düzeltilmelidir. Kuran bazılarının sandığı gibi sadece
Peygamber Efendimize hitap eden bir kitap değildir. "Müslümanım"
diyen herkes Kuran'a yönelmelidir. Kısacası dinini, eş-dosttan,
mahallenin büyüklerinden, hacı efendiden değil öncelikli olarak
Kuran'dan öğrenmelidir. Bu yapılmadığı için, her toplumda İslam
farklı farklı anlaşılmış, Kuran dışı ananeler, efsaneler ve hurafeler
dinin içine sokulmuştur. Nitekim insan Kuran'ı hiçbir telkinin etkisi
altında kalmadan vicdanlı ve akılcı bir şekilde okuduğunda bahsettiğimiz
bu gerçeği açık biçimde görecektir.
Kimileri de Kuran'ın, VII. yüzyıldaki Müslümanlardan
başkasına hitap etmediğini ya da çok az bir kısmının günümüz insanına
hitap ettiğini sanır. Böyle bir zihniyetin sahibi, -en iyi ihtimalle-
Kuran'ı "okumak"la yetinir, böylece üstüne düşen görevi yaptığını
düşünür. Halbuki "Kuran okumak" başlı başına bir ibadet olsa bile,
asıl yapılması gereken okunanları uygulamak, günlük hayata geçirmektir.
Kuran'ın "çağa uydurulması" gerektiğini öne sürenlerse,
Kuran'ın her dönemi ve her toplumu kapsama özelliğinin farkına varamamış
olanlardır. Kuran'ı açık bir zihinle okuyan kişi görür ki, Kuran'da
anlatılan kişi ve toplum özellikleri, bugün de dahil olmak üzere
tarihin her dönemini açıklamaktadır.
Dinden uzak toplumların içinde bulunduğu bütün
yanlışlıklar, bozukluk ve sapkınlıklar Kuran'da anlatılır, o toplumların
dine karşı gösterdiği tepkiler tarif edilir, karakter tahlilleri
yapılır. Bu tarif ve tahliller günümüz dünyasına da uymakta ve bu
durum da Kuran'ın "sosyolojik mucize"sini belgelemektedir.
Kuran'ı uygulamak üzere okuyan ve elinden geldiğince
uygulamaya başlayan bir kişi -ki o artık bir "mümin" olma yolundadır-
gün geçtikçe Kuran'ın hayatın her anını nasıl kapsadığını hayretle
ve Kuran'a olan inancı artarak görecektir. Kuran'da inanan insanın
karşılaşacağı olaylar, bunlara karşı nasıl tavır göstermesi gerektiği
ayrıntılarıyla tarif edilmiş durumdadır. Kuran'ı yalnızca "okumak"la
yetinip, uygulamadan vazgeçmek ise sanılandan daha kötü bir konumu
beraberinde getirmektedir. Allah, Yahudileri, Tevrat'ı uygulamadıkları
için "kitap yüklü eşekler" benzetmesiyle tanımlamaktadır:
Kendilerine Tevrat yükletilip de
sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği
gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin
durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne
kötüdür. Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez. (Cum'a Suresi,
5)
Kuran'daki Din ve Ataların
Dini
Onlar, 'çirkin bir hayasızlık' işlediklerinde:
"biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti"
derler. De ki: "Şüphesiz Allah, 'çirkin hayasızlıkları' emretmez.
Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz? (Araf Suresi,
28)
Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine
uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz
şeye uyarız" derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru
yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)
Kuran'ın gözardı edildiği bir ortamda gerçek anlamda
bir dinin yaşandığını düşünmek imkansızdır. Bu noktada, Kuran'daki
din ile, halk arasındaki dinin farkını iyi belirlemek gereklidir.
Şuna çok dikkat etmek gerekir: Eğer din, Kuran'ın uygulanması değil
de, atalardan kalma geleneklerin devam ettirilmesi olarak anlaşılırsa,
o din artık İslam olamaz.
Bugün halk arasında dindar olarak bilinen pek çok
insanın Kuran'dan habersiz olması durumun çarpıklığını ortaya koymaktadır.
Din, adeta atalardan kalan bir miras olarak devam etmektedir ki
bunun -Allah'ın dilemesi dışında- Allah katında herhangi bir değeri
olmasını beklemek yanlış olur.
Budistlerden Yahudilere, totemlere tapan Afrika
kabilelerine kadar pek çok toplum, dinlerini atadan kalma miras
olarak uygulanmaktadır ve bunların hiçbiri hak din değildir. Çünkü
bu dinlerde amaç, hak dinde olduğu gibi Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak
değil, geleneği devam ettirmenin getirdiği nostaljik zevki yaşamak,
kimi zaman da bazı çıkarlar elde etmektir.
Kuran'ın öğrettiği dinde ise temel Allah'ın rızasıdır.
Müslüman kendisine bunu temel almalıdır. Bu konudaki bir ayet konuyu
açıklamaktadır:
Binasının temelini, Allah korkusu
ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının
temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi
de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir
topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)
Ayetten de anlaşılacağı gibi, Allah rızası üzerine
kurulmamış bir iman, bunun üzerine bina edilmemiş bir din anlayışı
makbul olmadığı gibi korkunç bir sonu beraberinde getirmektedir.
Çoğu kimsenin din hakkında sahip olduğu izlenimler,
aslında geleneksel din hakkında sahip olduğu izlenimlerdir. Geleneksel
din ise, türlü kerametlerden, sayısız batıl inanç ve törenlere kadar
uzanır. Aslında pek çok kişi, bu geleneğin birtakım mantıksızlıklara
dayalı olduğunu fark eder. Ama olayın doğrusunu araştırma gibi bir
zahmete de girmek istemediğinden, başta değindiğimiz "dinden olabildiğince
uzak kalma" yolunu seçer. Hatta din dışı fakat gelenek içinde din
olarak tanıtılan bu tür safsataların varlığı, onun dinden kaçması
için de kendince bir tür meşru zemin oluşturur. Ama bu insan yanılmaktadır.

|