| EVRENİN YARATILIŞI
O, göklerin ve yerin yaratacısıdır.
(Şuara Suresi, 11)
3.BÖLÜM:
ATOMLARIN RİTMİ
Eğer doğanın derinliklerinde gerçekleşen işlerin
kompleksliği, dünyanın en zeki beyinleri tarafından bile zor anlaşılıyorsa,
bu işlerin sadece birer kaza, birer kör tesadüf eseri olduğunu nasıl
düşünebiliriz?
Paul Davies, fizik profesörü
31
Big Bang, bilimadamlarının hesaplamalarına
göre günümüzden yaklaşık 17 milyar yıl önce gerçekleşti. Şu an evreni
oluşturan maddenin tümü, önceki bölümlerde incelediğimiz gibi, "yoktan
var" edildi ve olağanüstü bir denge içinde şekillendi. Ancak Big
Bang'den sonra ortaya çıkan evren, şu an içinde yaşadığımız evrenden
çok daha farklı bir yer olabilirdi.
Örneğin önceki bölümde değindiğimiz dört temel
kuvvetin değerleri biraz farklı olsalar, evren sadece radyasyondan
oluşabilirdi. Bir ışık karmaşasından ibaret olacak olan bu evrenin
içinde de elbette galaksiler, yıldızlar, gezegenler ve biz insanlar
var olamazdık. Ama dört temel kuvvetin olağanüstü derecede kusursuz
bir biçimde yaratılması sayesinde, Big Bang'den sonra bugün "madde"
dediğimiz şeyin temel yapıtaşı olan atomlar oluştu.
Bilimadamlarının ortak kabulüne göre, Big Bang'den
sonraki ilk 14 saniye içinde, evrenin en basit iki atomu oluşmaya
başladı: Hidrojen ve helyum. Big Bang'in ardından evrenin ısısı
hızla düşüp, madde büyük bir hızla etrafa dağılırken, hidrojen ve
helyum atomları ortaya çıktı. Bir başka deyişle, Big Bang'in ardından
ortaya çıkan "ilk evren", sadece hidrojenden ve helyumdan oluşan
bir "gaz yığını"ydı. Eğer evren hep böyle kalsaydı, içinde hayat
olamazdı. İçinde hiçbir yıldız, gezegen, taş, toprak, ağaç ve insan
da olamazdı. Sadece boşluk içinde yüzen iki tür gazdan ibaret bir
evren, yani ölü bir evren olurdu.
Peki nasıl oldu da sadece gazlardan oluşan bu evrenin
içinde daha ağır elementler, örneğin tüm canlı yaşamın en temel
yapıtaşı olan karbon ortaya çıktı?
Bu soruyu araştıran bilimadamları, 20. yüzyılın
en şaşırtıcı bilimsel bulgularından biriyle karşılaştılar.
ELEMENTLERİN YAPISI
Kimya, maddenin iç yapısını inceleyen bilim dalıdır.
Kimyanın temeli ise periyodik tablodur. İlk kez Rus kimyager Dmitry
Ivanovich Mendeleyev tarafından oluşturulan periyodik tablo, Dünya'da
bulunan elementlerin atom yapısına göre şekillenmiştir. Periyodik
tablonun en başında hidrojen yer alır. Çünkü hidrojen, tüm elementlerin
en basitidir. Çekirdeğinde tek bir proton vardır. Bu protonun etrafında
ise tek bir elektron döner.
Protonlar, atomların çekirdeklerinde yer alan ve
artı (+) elektrik yükü taşıyan parçacıklardır. Hidrojende tek bir
proton varken, periyodik tablonun ikinci sırasında yer alan helyumda
iki proton vardır. Karbonun altı, oksijenin sekiz protonu bulunur.
Çekirdeklerindeki proton sayısına göre elementler birbirlerinden
ayrılırlar.
Atom çekirdeğinde protonun yanısıra yer alan bir
başka parçacık ise nötrondur. Nötronlar elektrik yükü taşımazlar;
zaten "nötron" kelimesi de "yüksüz" anlamına gelir.
Atomu oluşturan üçüncü temel parçacık ise eksi
(-) elektrik yüküne sahip olan elektronlardır. Elektronlar diğer
iki parçacığın aksine çekirdekte değil, çekirdeğin dışında yer alırlar.
Her atomda, çekirdekteki proton sayısı kadar elektron yer alır.
Zıt elektrik yükleri birbirlerini çektikleri için, elektronlar merkezdeki
protonlar tarafından çekilir, ama hızları sayesinde de bu çekimden
korunurlar.
Elementler, az önce de belirttiğimiz gibi, atomlarının
yapısıyla birbirinden ayrılırlar. Bir hidrojen atomunu demirden
ayıran fark, hidrojenin proton ve elektron sayısının 1, demirinkinin
ise 26 olmasıdır.
İşin önemli olan yönü, elementleri birbirine dönüştürmenin
doğal Dünya koşullarında imkansız oluşudur. Çünkü bir elementin
bir başka elemente dönüşmesi için, çekirdeğindeki proton sayısının
değişmesi gerekir. Oysa protonlar, evrendeki en büyük fiziksel güç
olan güçlü nükleer kuvvet tarafından birbirlerine bağlanırlar ve
ancak "nükleer" reaksiyonlarla yerlerinden oynatılabilirler. Fakat
doğal dünya şartlarında gerçekleşen reaksiyonların hepsi, elektron
alışverişlerine dayanan ve çekirdeği etkilemeyen kimyasal reaksiyonlardır.
Simya, Ortaçağ'da çok popüler olmuş bir uğraşıdır.
Simyacılar, üstte belirttiğimiz gerçeği bilmedikleri için, hep elementleri
birbirine dönüştürme hayalleri kurmuşlar, demir gibi metalleri altına
çevirmek için uğraşmışlardır. Oysa simya dünya koşullarında imkansızdır.
Çünkü elementlerin birbirine dönüşümü, ancak çok yüksek ısılarda
gerçekleşir.
Gereken bu ısı o kadar yüksektir ki, sadece yıldızlarda
bulunur.
SİMYA MERKEZLERİ: KIRMIZI DEVLER
Elementleri birbirine dönüştürmek
için gereken ısı, yaklaşık 10 milyon derecedir. Bu yüzden gerçek
anlamda bir "simya", sadece yıldızlarda gerçekleşir. Bizim Güneşimiz
gibi orta büyüklükte yıldızlarda sürekli olarak hidrojen helyuma
çevrilmekte ve böylece yüksek enerji açığa çıkmaktadır.
Şimdi belirttiğimiz bu temel kimya bilgilerini
düşünerek Big Bang sonrasını hatırlayalım. Big Bang'den sonra evrende
sadece hidrojen ve helyum atomlarının ortaya çıktığını belirtmiştik.
Astronomlar, bu atomlardan oluşan dev bulutların, özel olarak ayarlanmış
koşulların etkisiyle sıkışarak Güneş tipi yıldızları oluşturduklarını
öne sürerler. Ama bu durumda bile evren yine iki tür elementten
oluşan ölü bir gaz yığını olmaya devam edecektir. Bir başka işlemin,
bu iki gazı daha ağır elementlere çevirmesi gerekmektedir.
Bu ağır elementlerin üretim merkezleri, kırmızı
devlerdir, yani Güneş'ten ortalama 50 kat daha büyük olan devasa
yıldızlar.
Kırmızı devler, Güneş tipi normal yıldızlardan
çok daha sıcaktırlar ve bu nedenle de normal yıldızların yapamadığı
bir şey yaparlar: Helyum atomlarını karbon atomlarına dönüştürürler.
Ama bu dönüşüm pek öyle basit bir şekilde gerçekleşmez. Amerikalı
astronom Greenstein'in ifadesiyle "bu yıldızların derinliklerinde
çok olağanüstü bir işlem gerçekleşmektedir." 32
Helyumun atom ağırlığı 2'dir; yani çekirdeğinde
2 proton yer alır. Karbonun atom ağırlığı ise 6'dır; yani 6 protonu
vardır. Kırmızı devlerin olağanüstü sıcaklıkları içinde, üç helyum
atomu biraraya gelir ve bir karbon atomu oluşturur. Bu, Big Bang'den
sonra evrenin ağır elementlere kavuşmasını sağlayan en temel "simya"
sürecidir.
Ancak bir noktayı hemen belirtmek gerekir. Helyum
atomları, yan yana geldiklerinde birbirleriyle mıknatıs gibi birleşen
maddeler değildirler. Hele üç tanesinin yan yana gelip bir anda
tek bir karbon atomu oluşturmaları imkansız gibidir. Peki o zaman
karbon nasıl üretilir?
İki aşamalı bir işlemle. Önce iki helyum atomu
birbiriyle birleşir ve böylece ortaya dört protona ve dört nötrona
sahip bir "ara formül" çıkar. Üçüncü bir helyum da bu ara formüle
eklendiğinde, ortaya altı protonlu ve altı nötronlu karbon atomu
çıkmış olur.
Bu ara formüle "berilyum" denir. Kızıl devlerde
ortaya çıkan berilyum, dört protondan ve dört nötrondan oluşmaktadır.
Ancak bu berilyum, berilyumun Dünya'da bulunan normal yapısından
farklıdır. Periyodik tabloda yer alan normal berilyum, fazladan
bir nötrona sahiptir. Kırmızı devlerin içinde oluşan berilyum ise
farklı bir versiyondur. Buna kimya dilinde "izotop" denir.
Konuyu inceleyen fizikçileri uzun yıllar boyunca
şaşkınlığa düşüren nokta ise, kırmızı devlerin içinde oluşan bu
berilyum izotopunun anormal derecede kararsız olmasıdır. O kadar
kararsızdır ki, oluştuktan tam 0.000000000000001 saniye sonra parçalanmaktadır!
Peki ama nasıl olmaktadır da, oluştuğu anda yok
olan bu berilyum izotopu, yanına bir tane helyumun tesadüfen gelip
kendisiyle birleşmesiyle karbona dönüşmektedir? Bu, tesadüfen üst
üste geldiklerinde 0.000000000000001 saniye içinde birbirini fırlatan
iki tuğlanın üzerine bir üçüncü tuğlanın daha eklenmesi ve bu şekilde
ortaya bir inşaat çıkması gibi imkansız bir şeydir. Peki ama bu
iş kızıl devlerde nasıl olmaktadır? Bu sorunun cevabını on yıllar
boyunca dünyanın tüm fizikçileri merak ettiler. Kimse bir cevap
bulamadı. Bu konuya ilk kez ışık tutan kişi ise, Amerikalı astrofizikçi
Edwin Salpeter oldu. Salpeter ilk kez bu sorunu "rezonans" kavramıyla
açıkladı..
REZONANS VE ÇİFTE REZONANS
Rezonans, iki farklı cismin frekanslarının (titreşimlerinin)
birbirine uymasına denir.
Fizikçiler rezonansı açıklamak için bazı örneklere
başvururlar. Bunlardan bir tanesi salıncak örneğidir: Bir çocuk
parkına gittiğinizi ve salıncağa binen bir çocuğu salladığınızı
düşünün. İlk başta hareket etmeyen salıncak, sizin itişiniz sayesinde
hız kazanır ve bir ileri, bir geri hareket etmeye başlar. Siz, salıncağın
arkasında durursunuz ve size doğru her yaklaşmasında onu bir kez
daha itersiniz. Ancak dikkat ederseniz, salıncağı "uyumlu" bir biçimde
itmeniz gerekir. Kol gücünüzü, salıncağın geriye doğru ilerlemesi
tam bittiği anda vermeniz gerekir. Eğer salıncağı daha önce itmeye
kalkarsanız, bir tür çarpışma olur ve salıncağın dengesi bozulur.
Eğer biraz daha geç itmeye kalkarsanız, salıncak sizden zaten uzaklaşmış
olduğu için itmenizin bir anlamı kalmaz.
Helyum Çekirdeği |
Karbon Çekirdeği |
|

Kırmızı devlerin içinde oluşan olağanüstü derecede
kararsız berilyum izotopu |
Berilyumun dünyada bulunan
kararlı izotopu |
|
Hemen herkesin yaşadığı bu olayı fizik diliyle
ifade etmek istersek, "frekansların uyumu", yani rezonans kavramını
kullanmamız gerekir. Salıncağın bir frekansı vardır; örneğin her
1.7 saniyede bir sizin durduğunuz noktaya gelir. İşte siz de kolunuzu
kullanarak her 1.7 saniyede bir salıncağı itersiniz. Eğer salıncağı
biraz daha hızlı sallarsanız, bu kez 1.5 saniyede bir, 1.4 saniyede
bir gibi başka bir frekansa uyum sağlamanız gerekir. Bu uyumu sağlarsanız,
yani rezonansı yakalarsanız, salıncağı dengeli bir şekilde itersiniz.
Eğer rezonansı yakalayamazsanız, salıncak sallanmaz. 33
Rezonans, iki hareketli cismin uyumunu sağladığı
gibi, bazen hareketsiz bir cismin harekete geçmesini de sağlayabilir.
Bunun örnekleri müzik aletlerinde yaşanır. "Akustik rezonans" denen
bu etki, örneğin aynı sese akord edilmiş olan iki ayrı keman arasında
yaşanır. Eğer akordları aynı olan bu iki kemanın birisini çalarsanız,
diğerinde de, hiç dokunmadığınız halde, bir titreşim ve dolayısıyla
ses oluşur. Her iki keman da aynı titreşime ayarlandığı için, birindeki
hareket diğerini de etkilemiştir. 34
Salıncak ya da keman örneğinde gördüğümüz bu rezonanslar,
basit rezonanslardır. Yakalanmaları kolaydır. Ama fizikteki diğer
bazı rezonanslar, bu kadar basit değildirler. Özellikle de atom
çekirdekleri arasındaki rezonanslar, çok çok ince dengeler üzerinde
kuruludurlar.
Her atom çekirdeğinin doğal bir enerji seviyesi
vardır. Fizikçiler bunları çok uzun araştırmalar sonucunda tespit
etmişlerdir. Tespit edilen bu enerji seviyeleri birbirinden çok
farklıdır. Ama bazı nadir durumlarda, bir kısım atom çekirdekleri
arasında rezonanslar gerçekleştiği tespit edilmiştir. Bu rezonans
sayesinde, atom çekirdeklerinin hareketleri birbirine uyum sağlayabilmektedir.
Bu ise çekirdekleri etkileyecek olan nükleer reaksiyonlara yardım
etmektedir. 35
Kırmızı devlerdeki karbon üretiminin nasıl oluştuğunu
anlamak isteyen Edwin Salpeter, helyum ile berilyum çekirdekleri
arasında bu tür bir rezonans olduğunu ileri sürdü. Salpeter, bu
rezonans sayesinde helyum atomlarının berilyum oluşturma şansının
çok yüksek olabileceğini ve kırmızı devlerdeki olayın böyle açıklanabileceğini
savundu. Ama bu konuda yapılan hesaplamalar, Salpeter'in iddiasını
doğrulamadı.
| Fred Hoyle, kırmızı devlerin içinde
gerçekleşen nükleer reaksiyonların olağanüstü dengesini
keşfeden kişiydi. Hoyle, bir ateist olmasına rağmen, bu
dengenin tesadüfen kurulamayacağını ve ayarlanmış bir
işi olduğunu kabul etti.
|
Bu meseleye el atan ikinci önemli kişi ise, ünlü
astronom Fred Hoyle oldu. Hoyle, Salpeter'in rezonans iddiasını
daha ileri götürdü ve "çifte rezonans" kavramını ortaya attı. Hoyle'a
göre, kırmızı devlerin içinde, hem iki helyumun berilyuma dönüşmesini
sağlayan bir rezonans, hem de bu kararsız yapıya anında üçüncü bir
helyum ekleyen ikinci bir rezonans olmalıydı. Kimse Hoyle'a inanmadı,
çünkü tek birinin bile var olması son derece düşük bir ihtimal olan
rezonansın iki kez ayrı ayrı gerçekleşmesi imkansız görülüyordu.
Hoyle yıllarca bu konuyu araştırdı, hesapladı ve sonunda hiç kimsenin
ihtimal vermediği gerçeği ortaya çıkardı: Kırmızı devlerde gerçekten
de "çifte rezonans" gerçekleşiyordu. İki helyumun rezonans yaparak
birleştiği anda, ortaya çıkan berilyum, 0.000000000000001 saniye
içinde bir üçüncü helyumla ayrı bir rezonans yapıp birleşiyor ve
karbonu oluşturuyordu.
George Greenstein, bu "çifte rezonans"ın neden
çok olağanüstü bir mekanizma olduğunu şöyle anlatır:
Bu hikayede birbirinden çok farklı üç yapı (helyum,
berilyum ve karbon) ile birbirinden çok farklı iki rezonans vardır.
Bu atom çekirdeklerinin neden bu denli uyum içinde çalıştıklarını
anlamak çok zordur... Başka nükleer reaksiyonlar buradaki gibi olağanüstü
derecede şanslı bir tesadüfler zinciriyle işlemezler... Bu, bir
bisiklet, bir araba ve bir kamyon arasında çok derin ve kompleks
rezonanslar keşfetmek gibi bir şeydir. Neden bu denli ilgisiz yapılar
birbirleriyle uyum sağlasınlar? Bizim ve evrendeki tüm hayat formlarının
varlığı, bu olağanüstü işlem sayesinde mümkün olmuştur. 36
İlerleyen yıllarda oksijen gibi diğer bazı elementlerin
de bu gibi olağanüstü rezonanslarla oluştuğu ortaya çıkmıştır. Bu
"olağanüstü işlem"leri ilk kez keşfeden Fred Hoyle ise, Galaxies,
Nuclei and Quasars (Galaksiler, Çekirdekler ve Kuasarlar) adlı kitabında
bunun birer tesadüf olamayacak kadar planlı bir işlem olduğu sonucuna
varmış ve koyu bir materyalist olmasına rağmen, keşfettiği çifte
rezonansın "ayarlanmış bir iş" olduğunu kabul etmiştir.
37
Bir başka makalesinde ise şöyle yazmıştır:
Eğer yıldız nükleosentezi (atom çekirdeği birleşimi)
yoluyla karbon ya da oksijen üretmek isterseniz, ayarlamanız gereken
iki ayrı düzey vardır. Ve yapmanız gereken ayar, tam da şu anda
yıldızlarda var olan ayardır... Gerçeklerin akıl süzgecinden geçirilerek
yorumlanışı ortaya koymaktadır ki, üstün bir Akıl, fiziğe, kimyaya
ve biyolojiye müdahale etmiştir ve doğada varlığından söz etmeye
değer bilinçsiz güçler yoktur. Gerçeklerin hesaplanmasıyla ortaya
çıkan sayılar o kadar akıl almazdır ki, beni bu sonucu tartışmasız
biçimde kabul etmeye götürmektedir. 38
Hoyle, diğer bilimadamlarının da bu açık gerçeği
görmezlik edemeyeceklerini şöyle vurgulamıştır:
Kanıtları inceleyen herhangi bir bilimadamının
kendisini şu sonucu çıkarmaktan alıkoyabileceğini sanmıyorum: Fizik
kanunları, yıldızların içinde gerçekleştirdikleri sonuçlara bakılırsa,
bilinçli olarak düzenlenmişlerdir. 39
Bilimadamlarının karşılaştıkları
açık gerçekler sonucunda vardıkları bu nokta bize Kuran'da 1400
sene öncesinden bildirilmiştir. Allah göklerin yaratılışındaki uyumu
bir ayetinde şöyle bildirir: "Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü
birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?" (Nuh Suresi,
15)
KÜÇÜK SİMYA MERKEZİ: GÜNEŞ
Üstte anlattığımız helyum-karbon dönüşümü, kırmızı
devlerin simyasıdır. Bizim Güneşimiz gibi daha küçük yıldızlarda
ise, daha mütevazi bir simya işlemi gerçekleşir. Başta da belirttiğimiz
gibi, Güneş, hidrojen atomlarını helyuma dönüştürür ve sahip olduğu
enerjiyi de bu nükleer reaksiyondan elde eder.
Güneş'teki bu nükleer reaksiyon da, bizim yaşamımız
için en az kırmızı devlerdeki reaksiyon kadar zorunludur. Dahası,
Güneş'teki nükleer reaksiyon da, kırmızı devlerdeki kadar "ayarlanmış
bir iş"tir.
Güneş'teki nükleer reaksiyonun ilk elementi olan
hidrojen, daha önce de belirttiğimiz gibi evrendeki en basit elementtir.
Çekirdeğinde sadece tek bir proton yer alır. Helyumun çekirdeğinde
ise iki proton ve iki nötron bulunur. Güneş'te gerçekleşen işlem
ise, dört hidrojenin birleşip bir helyum yapmasıdır. Bu işlem sırasında
çok büyük bir enerji açığa çıkar. Dünya'ya gelen ısı ve ışık enerjisinin
neredeyse tamamı, Güneş'in içindeki bu nükleer reaksiyonla oluşmaktadır.
Ancak, aynı kırmızı devlerde olduğu gibi, bu nükleer
reaksiyon da aslında pek beklenmedik bir işlemdir. Rastgele etrafta
gezen dört atomun bir araya gelip bir anda helyum yapmaları mümkün
değildir. Bunun için, yine aynı kırmızı devlerde olduğu gibi, iki
aşamalı bir işlem gerçekleşir. Önce iki hidrojen birleşir ve bir
proton ve bir nötrona sahip bir "ara formül" meydana getirirler.
Bu ara formüle "dötron" adı verilir.
Güneş
gerçekte dev bir nükleer reaktördür. Sürekli olarak hidrojen
atomlarını helyuma dönüştürür ve bu sayede ısı enerjisi
üretir. Ancak önemli olan, Güneş’in içindeki bu
reaksiyonların olağanüstü bir hassasiyetle ayarlanmış
oluşudur. Reaksiyonları belirleyen kuvvetlerdeki en ufak
bir farklılık, Güneş’in ya hiç yanmamasına, ya da
birkaç saniye içinde havaya uçmasına neden olacaktır. |
Peki dötronu birarada tutan, iki ayrı atom çekirdeğini
birbirine yapıştıran kuvvet nedir? Bu kuvvet, bir önceki bölümde
değindiğimiz "güçlü nükleer kuvvet"tir. Evrenin en büyük fiziksel
kuvveti budur. Yerçekiminden milyar kere milyar kere milyar kere
milyar kat daha güçlüdür. Bu gücü sayesinde iki hidrojen çekirdeğini
birbirine yapıştırabilmektedir.
Ancak araştırmalar göstermiştir ki, güçlü nükleer
kuvvet, bu işi yapmaya ancak yetebilmektedir. Eğer şu anda sahip
olan değerinden biraz bile daha zayıf olsa, iki hidrojen çekirdeğini
birleştiremeyecektir. Yan yana gelen iki proton, hemen birbirlerini
itecekler ve böylece Güneş'teki nükleer reaksiyon başlamadan bitecektir.
Yani Güneş hiç var olmayacaktır. George Greenstein, bu gerçeği "eğer
güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman Dünya'nın
ışığı hiçbir zaman yanmayacaktı" diye açıklar. 40
Peki acaba güçlü nükleer kuvvet birazcık daha güçlü
olsa ne olur? Bu soruya cevap vermeden önce, iki hidrojenin bir
dötrona dönüşmesi işlemine bir daha bakalım. Dikkat edilirse, bu
işlemin iki ayrı yönü vardır: Önce bir proton, yükünü kaybederek
nötrona dönüşmektedir. Sonra da bu nötron bir başka protonla birleşip
dötron atomunu oluşturmaktadır. Birleşmeyi sağlayan güç, belirttiğimiz
gibi güçlü nükleer kuvvettir. Protonu nötrona dönüştüren güç ise
bundan farklıdır; bu "zayıf nükleer kuvvet"tir. Zayıf nükleer kuvvetin
bir protonu nötron haline getirmesi yaklaşık 10 dakika sürer. Bu,
atom düzeyinde çok uzun bir süredir ve Güneş'teki nükleer reaksiyonun
"yavaş yavaş" sürmesini sağlar.
Şimdi bu bilgi üzerine tekrar aynı soruyu soralım:
Eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık daha güçlü olsa ne olur? Eğer
böyle olsa, Güneş'teki reaksiyon tamamen değişecektir. Çünkü bu
durumda, zayıf nükleer kuvvet tamamen devre dışı kalacaktır. Güçlü
nükleer kuvvet, bir protonun 10 dakika içinde nötrona değişmesini
beklemeden, anında iki protonu birbirine yapıştıracaktır. Bunun
sonucunda da dötron yerine iki protonlu tek bir atom çekirdeği oluşacaktır.
Ortaya çıkacak olan bu yapıya bilim adamları "di-proton"
adını verirler. Gerçekte böyle bir şey yoktur, bu hayali bir elementtir.
Ama eğer güçlü nükleer kuvvet biraz daha güçlü olsa, o zaman Güneş'in
içinde di-proton ortaya çıkacaktır. Bu ise "yavaş yavaş" yanmakta
olan Güneş'in yapısını tamamen değiştirecektir. George Greenstein,
"güçlü kuvvetin biraz daha güçlü olması durumunda" olacakları şöyle
açıklar:
Güneş böyle bir durumda tamamen değişecektir, çünkü
artık Güneş'teki reaksiyonun ilk aşaması dötron üretimi değil, di-proton
üretimi olacaktır. Zayıf nükleer kuvvetin rolü ortadan kalkacak
ve sadece güçlü nükleer kuvvet devreye girmiş olacaktır... Ve bu
durumda Güneş'in yakıtı aniden çok çok etkili bir yakıt haline gelecektir.
O kadar iyi bir yakıttır ki bu, Güneş ve ona benzer diğer tüm yıldızlar,
birkaç saniye içinde havaya uçacaktır. 41
|
Tek protonlu hidrojen çekirdekleri |
İki proton ve iki nötronlu helyum çekirdekleri
|
|
1) Güneş'te dört ayrı
hidrojen çekirdeği birleşip tek bir helyum oluşturur. (yandaki
şekil) 2) Ama bu iki aşamalı
bir işlemdir. Önce iki hidrojen birleşir ve "dötron" çekirdeği
ortaya çıkar (sol alttaki şekil)
3) Ancak eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık
bile daha güçlü olsa, bu kez dötron yerine "di-proton"
oluşacaktır (sağ alttaki şekil) Bu durumda ise, nükleer
yapı aniden değişecek ve Güneş birkaç saniye içinde korkunç
bir patlama ile havaya uçacaktır. Birkaç dakika sonra
ise tüm Dünya korkunç alevlerle yanıp kömürleşecektir. |
|
Tek protonlu hidrojen çekirdekleri |
Bir proton ve bir nötrona sahip "dötron" çekirdeği
|
|
|
Tek protonlu hidrojen çekirdekleri |
Bir proton ve bir nötrona sahip "dötron" çekirdeği
|
|
Güneş'in havaya uçması ise, birkaç dakika sonra
tüm Dünya'yı ve üzerindeki tüm canlıları alevlere boğacak, mavi
gezegen birkaç saniye içinde kömür haline gelecektir. Ama güçlü
nükleer kuvvetin gücü, tam olması gerektiği düzeyde olduğu için,
Güneşimiz dengeli bir nükleer reaksiyon gerçekleştirir ve "yavaş
yavaş" yanar.
Tüm bunlar, güçlü nükleer kuvvetin gücünün, tam
insan yaşamına imkan verecek biçimde ayarlanmış olduğunu göstermektedir.
Eğer bu ayarlamada bir hata olsaydı, Güneş gibi yıldızlar ya hiç
var olmazlar, ya da oluştukları andan çok kısa bir süre sonra korkunç
birer patlamayla yok olurlardı.
Bir başka deyişle, Güneş'in yapısı da rastlantısal,
amaçsız bir yapı değildir. Aksine, Allah, "güneş ve ay, belli bir
hesap iledir" ifadesiyle (Rahman Suresi, 5) Kuran'da bizlere bildirmiş
olduğu gibi, bu yıldızı insanın yaşamı için özel bir şekilde yaratmıştır.
PROTONLAR VE ELEKTRONLAR
Buraya kadar incelediklerimiz, atom çekirdeğini
etkileyen kuvvetlerin dengesiyle ilgiliydi. Ancak atomun içinde,
hala değinmediğimiz çok önemli bir denge daha vardır. Bu, atom çekirdeği
ile dışındaki elektronlar arasındaki dengedir.
Elektronların, çekirdeğin etrafında sürekli olarak
döndüklerini biliyoruz. Bunun nedeni, elektrik yüküdür. Bütün elektronlar
eksi (-) elektrik yükü ile yüklüdürler, bütün protonlar ise artı
(+) yüküyle. Ve fiziksel olarak zıt kutuplar birbirini çeker, aynı
kutuplar birbirini iter. Dolayısıyla atomun çekirdeğindeki artı
yükü, elektronları kendine doğru çeker. Bu nedenle elektronlar,
hızlarının kendilerine verdiği merkez-kaç gücüne rağmen, çekirdeğin
etrafından ayrılmazlar.
Atomların bu elektriksel yükle ilgili olarak çok
önemli bir de dengeleri vardır. Merkezde ne kadar proton varsa,
atomun dışında da o kadar elektron olur. Örneğin oksijen atomunun
merkezinde 8 protonu vardır ve dolayısıyla 8 tane de elektronu bulunur.
Bu sayede atomların elektriksel yükü dengelenir.
Bunlar çok temel kimya bilgileridir. Ancak bu bilgiler
içinde çoğu kimsenin dikkat etmediği bir nokta vardır: Proton, elektrondan
çok daha büyüktür. Protonun hacmi de, kütlesi de, elektrondan çok
daha fazladır. Eğer bir büyüklük karşılaştırması yapmak gerekirse,
aralarındaki fark, bir insanla bir fındık arasındaki fark gibidir.
Yani elektronla protonun pek "dengeli" bir fiziksel yapıları yoktur.
AMA ELEKTRİK YÜKLERİ BİRBİRİNİN AYNIDIR!
Birisi artı elektrik yüküne, öteki
eksi elektrik yüküne sahiptir, ama bu yüklerin şiddeti birbiriyle
tamamen eşittir. Oysa bunu zorlayan hiçbir neden yoktur. Aksine,
fiziksel olarak beklenmesi gereken durum, elektronun elektrik yükünün
çok daha az olmasıdır.
Peki acaba durum böyle olsaydı, yani proton ve
elektronun elektriksel yükleri eşit olmasaydı ne olurdu?
Bu durumda evrendeki tüm atomlar, protondaki fazla
artı elektrik nedeniyle, artı elektrik yüküne sahip olacaklardı.
Bunun sonucunda da evrendeki her atom birbirini itecekti.
Acaba bu durum şu an gerçekleşse ne olur? Evrendeki
atomların her biri birbirini itse neler yaşanır?
Yaşanacak olan şeyler çok olağandışıdır. Öncelikle
sizin bedeninizde yaşanacak olan değişikliklerle başlayalım. Atomlardaki
bu değişiklik oluştuğu anda, şu anda bu kitabı tutan elleriniz ve
kollarınız bir anda paramparça olurlar. Sadece elleriniz ve kollarınız
değil, gövdeniz, bacaklarınız, başınız, gözleriniz, dişleriniz,
kısaca vücudunuzun her parçası bir anda havaya uçar. İçinde oturduğunuz
oda, pencereden gözüken dış dünya da bir anda havaya uçar. Yeryüzündeki
tüm denizler, dağlar, Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenler ve evrendeki
bütün gök cisimleri aynı anda sonsuz parçaya ayrılıp yok olurlar.
Ve bir daha da evrende hiçbir gözle görülür cisim var olmaz. Evren
dediğimiz şey, sürekli olarak birbirlerini iten atomların karmaşasından
ibaret olur.
Peki acaba bu mutlak felaketin yaşanması için,
elektron ve protonun elektrik yüklerinde ne kadarlık bir dengesizlik
oluşması gerekir? Yüzde bir farklılık olsa yine de bu felaket yaşanır
mı? Yoksa kritik sınır binde bir midir? George Greenstein, The Symbiotic
Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında bu konuda şunları söyler:
Eğer iki elektrik yükü 100 milyarda bir oranında
bile farklılaşsaydı, bu, insanlar, taşlar gibi küçük cisimlerin
parçalanmasına yetecekti. Dünya ve Güneş gibi daha büyük cisimler
içinse, bu denge daha hassastır. Gök cisimlerinin ihtiyaç duyacakları
denge, milyar kere milyarda birlik bir dengedir.
42
Bu denge de bize bir kez daha ispatlamaktadır ki,
evren, rastgele ortaya çıkmamış, belirli bir amaca yönelik olarak
düzenlenmiştir. Astrofizikçi W. Press'in Nature dergisindeki bir
makalesinde yazdığı gibi, "evrende, akıllı yaşamın gelişmesini destekleyen
büyük bir tasarım bulunmaktadır". 43
Ve elbette her tasarım, bilinçli
bir "tasarlayıcı"nın varlığını ispatlar. Tüm evreni yoktan var edip,
sonra da onu dilediği biçimde tasarlayıp düzenleyen yegane kudret
ise, elbette ki Kuran'daki ifadeyle "tüm alemlerin Rabbi" olan Allah'tır.
Kuran'da belirtildiği gibi, Allah, göğü bina etmiş, sonra ona belli
bir düzen vermiştir. (Naziat Suresi, 27-28)
Evrendeki cisimlerin üstte incelediğimiz olağanüstü
dengeler sayesinde kararlı bir şekilde durmaları ise, Allah'ın yaratışındaki
kusursuzluğu gösteren bir delildir. Kuran'da bildirilmiş olduğu
gibi, "Göğün ve yerin O'nun emriyle durması da,
O'nun ayetlerindendir". (Rum Suresi, 25)

31 Paul Davies, Superforce, New York: Simon and Schuster,
1984, s. 243
32 George Greenstein, The Symbiotic Universe, s.
38
33 Grolier Multimedia Encyclopedia, 1995
34 Grolier Multimedia Encyclopedia, 1995
35 Burada sözü edilen rezonans şöyle gerçekleşir:
İki atom çekirdeği birleştiğinde, ortaya çıkan yeni çekirdek, hem
kendisini oluşturan iki çekirdeğin kütlesel enerjisinin toplamını,
hemde onların kinetik enerjilerinin toplamını üstlenir. Bu yeni
çekirdek, atomların doğal enerji merdivenleri içindeki belirli bir
enerji seviyesine ulaşmak ister, ama bu ancak kendisine gelen toplam
enerji bu enerji seviyesine karşılık geliyorsa mümkün olur. Eğer
yeni çekirdeğin enerjisi, bu doğal enerji seviyesine karşılık gelmiyorsa,
yeni çekirdek hemen dağılır. Yeni çekirdeğin kararlı olarak oluşabilmesi
için, kendisinde toplanan enerji ile, oluşturduğu atomun doğal enerji
seviyesinin eşit olması gerekir. Bu eşitlik sağlandığında "rezonans"
gerçekleşmiş olur. Ancak bu rezonans, yakalanma ihtimali çok çok
düşük olan bir uyumdur. 
36 George Greenstein, The Symbiotic Universe, s.
43-44
37 Paul Davies. The Final Three Minutes, New York:
BasicBooks, 1994, s. 49-50 (Hoyle'dan alıntı)
38 Paul Davies. The Accidental Universe, Cambridge:
Cambirdge University Press, 1982, s. 118 (Hoyle'dan alıntı) 
39 Fred Hoyle, Religion and the Scientists, London:
SCM, 1959; M. A. Corey, The Natural History of Creation, Maryland:
University Press of America, 1995, s. 341
40 George Greenstein, The Symbiotic Universe, s.
100
41 George Greenstein, The Symbiotic Universe, s.
100
42 George Greenstein, The Symbiotic Universe, s.
64-65
43 W. Press, "A Place for Teleology?", Nature, vol.
320, 1986, s. 315
|